Geçen haftalarda durupdururken analog fotoğraf makinelerine merak sardım. Zaten benim ayran gönlüm aniden merak salar bir şeylere. Neyse evde öylece duran Zenit'le tanıştım önce. İnternetten ikinci el upucuz iki makine daha aldım. Onlara bir de güzel film taktım. Şu aralar çalıştığım için çok kullanamıyorum ama sürekli yanımdalar. İzinli olduğum günlerde onlarla dolaşıyorum.
Ama bu kadar kısa süredir benimle olmalarına rağmen, farkettim ki bu arkadaşlar beni yavaşlatıyor. Çektiğim fotoğrafa iki saniye sonra bakmıyor olmak, o an'da kalıp o an'ı kaydetip sonra tekrar an'a döndüğümü farkettirdi bu arkadaşlar bana. Ve bu yavaşlamayla ruhuma aynı pazarda marullara su atılır gibi su serpildi. Üç beş haftadır hızlandığımı ve içimdeki suyun devirdaim yapmadığını hissediyordum. Şimdi marullarım canlandı.
Bu yavaşlamak hızlanmakla ilgili önceden de münakaşalarım olmuştu haddi zatında. Kütüphanede çalışırken iki üç yıl önce, canım Pınar'a şöyle dediğim günler oluyordu: "Yaaaa Pınar hiç bir şeye yetişemiyorum, her şeyi yapmak istiyorum, daha az uyumak daha çok şey yapmak istiyorum ama olmuyor. Keşke bir günüm 30 saat falan olsaydı. " (Bunu derken bile hızlandım bak şimdi.) Sonra işten ayrılıp bütün zamanın söz hakkını alınca üzerime çok daha güzel oldu tabii her şey. Üzerine bir de yurt dışı... Oooooo sanki günler elli saat, saatler yüz dakka oldu. Zaman gerim gerim geriliyordu yanı başımda rahatlıktan. Haaaa rahatladım da daha çok şey mi yaptım, hayır. Ama istediğim şeyi istediğim zaman yapmanın yımışacık kollarına attım kendimi. Ve bir de şunun farkına vardım ve şöyle dedim kendimkendime "Mügecan koşmana gerek yok. Hiç bir şeye yetişmiyorsun. Zamanın var. Hiç bir şey yapmama hakkın olduğunu da hatırla. Ve yarıştığın bir kendin de yok ortada. Bu yüzden sakin ol ve neredesin sadece ona baksın nabzın." Kendi kendime psikologluk yapmış gibi gülmüştüm bir de sonra :)
İşte benim minik fotoğraf makinelerim bana bunları hatırlattı ve "koşma şekerim azcık bir dur, hiç bir şey yapmak zorunda değilsin, yavaşla acık." dedi.
Hani ağzı olsa da konuşsun denir ya bir şey için, sanırım benim makinelerin gerçekten dili varmış.
Binnetice, ara ara savaştığım ara ara seviştiğim "zaman" kardeş sadece armutları olgunlaştırmıyormuş. Şuan kocaman bir armut gibiyim :)
Esen kalın,
M.
Bu şarkı da 80'li yılların en iyi filmleri arasında gösterilen, Türkçe'ye "İlk Aşk, İlk Dans" olarak çevrilen "Dirty Dancing" filminin şahane finali. Bu şarkı ben gezegene gözlerimi açtığım yıl en iyi şarkı dalında da Oscar Ödülü'nü almış. Hadi, o zaman renk, o zaman dans!! Az yavaşla!
Ben arada şiir de yazıyorum. Öyle çok duyurmuyorum etrafa. Aile fertlerime, eski sevgililere, öylesine boşluğa, kurda kuşa şiir yazmışlığım vardır. Arşivde eskitiyorum onları yaşlanınca kitap yaparım diye :) Bunlar eskiyedursun...
Az önce telefonumun notlar klasörünü kurcalıyordum. Marketten alınacakları yazdığım notlar mı dersin, şu yazıyı oku diye not aldıklarım mı, yani yazın seyahat ettiğim ülkelerin dilleriyle ilgili çeşitli cümlelerden gerekli gereksiz bütün notlara kadar bir çok şey buldum. Kimilerini sildim kimilerini yine ara ara okurum diye tuttum.
ve "19 Eylül'de Budapeşte'den Oradea'ya giden 16.40 treni" diye not düşülmüş bi şiir buldum. Yer, tarih, saat notunu görmeden önce şiiri okudum , allah allah kimin şiir bu dedim. Normalde şairleri de yazarım çünkü. Biraz daha aşağıya inince gördüm ki ben yazmışım. Bir değişik oldum :) Artık o şiir burada dursun istiyorum.
Beni sıkıştıran bir zamanın içindeyim
Bir kol saati ile bir duvar saatinin aynı anda üzerime yürüdüğü bir iç...
Sıkıldıkça genişleyen ruhum mu?
Kalbime vuruyor ara sıra yelkovan
Yelkovan vurdukça yolunu buluyor akrep
Ama biraz sancı yapıyor.
Guguk kuşlu zamanların ilerleyişini özlüyorum
Zamanın akışına isyan eden kuşları arıyor gözlerim.
Viyadükler yollardan önce mi donuyor hala?
Uçamıyor kuşlar, hemzemin geçitlere takılıyorlar.
Bak yelkovan koşmaya başladı yine
Gidip akrebe haber vereceğim
Kalbime batıyor ucu.
Bir günün diğerini aratmadığı günlere ekstra şükran doluyorum. Buradan anlaşılabileceği üzere bugün de o günlerden biriydi.
Sırf bugün Cebeci'de kurulan bit pazarına gidebilmek için hafta içi izin kullanmadım. Bugünün ipini temkinli ama hızlı ellerle çektim. Geçen hafta edindiğim analog fotoğraf makinamı da kullanacak olmanın heyecanıyla pazarı zor ettim. Veee caanım pazar elinde paketlerle geliverdi.Eksilerin efendilerinden Ankara'nın rakı beyazı havasında izin gününde kalkmak ne kadar zor olursa o kadar zor oldu kalkmam. Ama iki hamlede tuvaletteydim. Giyindim sıkıca en kalın kazağımı. Çoraplarımı ikiledim. Makinemi kontrol ettim-zira bugünümün umuduydu o-. Kahvaltımı yaptım ve erkenden koyuldum yola. Görenlerin kutuplara cenke gittiğimi sanabileceği, sadece gözümün iç yağının göründüğü bir şekille bindim Sıhhıye dolmuşuna. Dedim ki "Abecim beni bit pazarının oralarda indirsene."
Yarım saat sonra indim, yürüyorum pazar yerine. Offf çok heyecanlıyım. (Bit pazarları beni hep çok heyecanlandırır.) 15 dk yürüdükten sonra vardım mekana. Ama gözlerim ne bit gördü ne pazar. Meğer pazarı kapatmış belediye, hayli de zaman olmuş. Bir iki dolaştım mahallede fotoğraf çektim ve köşedeki itfaiye binasına girdim sonra. Bu adamlar buranın yerlisidir, çevrede başka pazar varsa, bilse bilse bunlar bilir umuduylan sordum. "Abecim burada başka bit pazarı var mı bildiğin?"
"Yeğenim, hastanenin arasında oluyor bir küçük pazar, amma o kapanmıştır şindiye kadar."
"Eyvallah abecim. Görüşürüz." dedim veee...
(Evet görüşürüz diyerek ayrılmama sonra ben de anlam veremedim. Ama kim bilir dünya küçük.)
eeeee (ve'nin devamı) gidemediğim bit pazarı hikayem başlamadan bitti.
Ama olsundu, gün daha bitmemişti. Ve ben soğuğa alışmış, yılların Ankara'lısı havasıyla, kaşkoldan yüzümü arındırmış bir halde yürümeye devam ediyordum, günler önce buluşalım hadi iki lafın belini kıralım diye sözleştiğim eski sevgiliyle buluşacağımız Tunalı'ya doğru. (cümle yıkılıyo)
Evet uzun sure kalbimi paylaştığım eski sevgiliylen çok güzel arkadaş olmuştuk. Eee hadi madem ikimiz de Ankaradayık buluşalım dedik. Tunalı'da tek bildiğim mekana gittim onu beklemek için, az yazdım, az okudum, az çorba içtim. Bekleyeyazıyordum adamı. Az az yaptıklarım biterken, kaldığım kitabı okumaya devam edermiş gibi gülmelere, konuşmalara devam ettik. Önce bir özet geçtik hayatları, sonra güncel alt yazılar geçildi. Azcık hayallerden söz açıldı. Sonra leblebi yedik üzümle kan yapar diye, sonra da tekrar görüşürüz diye ayrıldık nazikçe. Böyle olabilmeye de şükür doldum sonra. Kalbimin mahzenlerine teşekkür ettim hep güzel şeyleri saklayıp baktığı için.
Akşam olur rakının beyazı kaybolurken, dolmuşa doğru yola koyuldum tekrar. Gideyim de şu şahane pazarıma evde devam edeyim diyerek Heidi gibi sekiyordum Güvenpark yolunda.
Mavi ışıklı dolmuş seyahatimin bile beni heyecanlandırdığı bu günde daha ne olabilirdi diye geçiriyordum içimden ki solda çiçek satan emmilerin karşısında bir kadın elinde sigarasıyla beyaz beyaz katlanmış kağıtlar satıyor. Önce pas geçtim kadını sonra dört beş adım atıp geri geldim. Tam olarak şöyle yazıyordu katlanmış kağıtların başında "Öyküler! Güldüren, düşündüren rengarenk öyküler. Öyküler 2 - 3 tl" Haliyle ilgimi çekti. Dedim "abla bunlar ne?" Abla "Şiirlerimi, öykülerimi satıyorum. Bunlar bana ait diğerleri de dünyadan sevdiğim yazarların öyküleri." dedi. Bu abla yıllar once basılacak bu öykülerini anlaştığı yayınevine gönderemeyince elinde kalmış. Şimdi de böyle satıp geçimini sağlıyormuş. Hem de öykülerle insanları dolmuşa giderken dahi olsa buluşturmakmış niyeti. Çok ilginç geldi çünkü daha once yol kenarında tane tane hikaye ve şiir satan birini görmemiştim. Biz sohbet ederken gençten bir çocuk daha geldi. Seçtiği yazarların yayın haklarıyla ilgili sorularımı da sorup rahatladıktan sonra eeee durmadım tabii, bir şiir seçtim kendime, yarın doğacak bir Can arkadaşıma da doğum günü hediyesi olsun diye bir hikaye seçtim. Kadını tekrar nerede görebileceğimi sordum ve yetiştim mavi ışıklı muazzam dolmuşuma.
Günün bu kısmından sonrası da şükürlüktü. Yalın'ın senin adın Müge değil senin adın Mügem demesi, bir arkadaşımın beni yapmaya çekindiğim bir şeye karşı yüreklendiren mesajı, annemin geçen hafta benim için yaptığı tablonun hatrıma düşmesi de günün pekmezi tahini oldu.
Valla ne diyem daha ben, yetmez ama şükür!
Özer Ablanın (Özer Çor) şansıma çektiğim şiirini de sizinle paylaşayım istiyom son olarak:
"Bir şiir,
bir yerde bir gün,
bir şiir bir şekilde
çıkıp karşınıza birdenbire
saldırırsa eğer
düş göklerinden uçup gelmiş bir atmaca gibi
saldırırsa
en derindeki size
sözcük sözcük zincirleyip de
yüreğinizden size
teslim olmak isterse
direnmeyin;
gördü bir kez gizlediğiniz yerinizde
buldu size
bırakın
derlerken bir demet gizem çiçeği gibi içinizden özgürlüğü
varsın kelepçelesin duygularınızdan ellerinizi."
Hadi o vakıt şükrümüz, hikayemiz, yeğenimiz, güzel günlerimiz,şiirlerimiz bol olsun.
One children came to our restaurant today where i am working. She was around 4 years. Firstly we look at one another. Than we met.
-Hi. I am Müge. And what is yours?
-My name is Melis.
Than sudenly she was a pink dinosaur, My nephew was a cobra, and i was a blue dinosaur. We started to play.
We were laughing, we were hugging each other. I think she liked me as i felt. After 20 minutes have already passed. I don't why, i wondered. (I think that i wanted her not to forget me)
I asked: Tell me! Do you remember what was my name?
After a minute of silence...
She said:
-hmmmmm.. Your name is tree which is outside right now like pine tree. We adorn them at Christmas. You are like them.
That time i melt away with happinies. She didn't remember what was my name but she chose the tree in her memory of the thousands of things for me.
I was happy. It made me happy that the idea of staying in the mind of a child like a tree... I felt my self realy like pine tree..
Than it was time to go. We said goodbye to each other. We kissed each other gently. I was flying...
I didn't write for a long time. I was in the throes for this. Right now i found my time to write on my planet, my hand wrote this story.
It made me happy that becoming a tree in a child's mouth..
I wish one day we can be tree...
p.s: Actually this story was written a few days ago. But than one superman wanted to read this. It was hard for him because it was written in Turkish :) After a while he gave me courage. Because also i wanted to write in english but i was shy and i didn't trust my self to write in foreign language. But right now as you see i wrote! Thanks superman ! and sorry for my wrong..
When i was writing this, i was listening this music. I am sharing with you..
Bugün dükkana bir minik geldi. 4 yaşlarında ya var ya yoktu. Bir iki bakıştıktan sonra tanıştık.
-Merhaba ben Müge. Senin adın ne?
-Ben Melis.
Sonra aniden, o pembe dinozor oldu, yeğenim Yalın yeşil bi kobra. Ben de mavi dinozor, derken...
Oyuna devam ettik. Gülüştük, kucaklaştık. Sevdi beni zannımca, öyle hissettim. Sonra aradan bir 20 dk geçti. Niye merak ettiysem. (Sanırım beni hiç unutmasın istedi egom gibi şeyler)
-Hadi söyle bakalım benim adım neydi, hatırlıyor musun? dedim.
1 dk'dan az bir sessizlikten sonra..
-hmmmmm.... senin adın ağaç. dedi. Şu dışardaki çam ağaçları var ya, hani yılbaşında süslüyoruz. Onun gibisin.
Ben sonra eriyerek yok oldum mutluluktan. İsmimi hatırlamadı ama hafızasındaki binlerce şeyden ağacı seçti Müge diye...
Bir çocuğun aklında ağaç olarak kalacakmışım gibi, yeşillenecekmişim gibi sevindim.
Gitme vakti geldi, ayrıldık Melis'le. Öptük nazikçe birbirimizi... Ben uçuyordum.
Uzun süredir yazamamanın sancısı içindeyim. Şimdi bir soluk bulup gelince gezegenime, bu hikayeyi yazdı ellerim.
Bir miniğin dilinde "ağaç" olmak, iyi etti beni...
Ağaç olunacak güzel günlere.
Esen kalın,
M.
Bunu yazarken de şunu dinledim. Paylaşmasa mıydım...
Simdi ben cok ozlem doldum ya. Haa bilmeyenler icin; yedi ayligina uzun suredir icinde oldugum kutunun icinden cikip hava almaya geldim bi yerlere. Bu sure icinde de azicik uzak kaldim haliyle sevdiklerime, sevdigim yerlere, seylere. Ultra dokunmatik bir insan oldugum icin de duygum, sanki asirlardir disardaymisim hissine donusmeye baslamisti ki, gayri donuyorum. Tamam bilenler, hemen baslamasin nolur. Evet gezdim, gordum, o fotograflari da ben cektim ama bundan bahsetmiyorum. Duygusal bir yaratigim ben de bir coklari gibi. Bazen olmasi gerektigi kadar (nasil olcuyoruz bilmiyorum), bazen biraz haddinden fazla. Neyse kisa lafin uzunu, baya bildigin doldum, ozlemeye doydum deyemem, cunku ozlediklerim sukur ki hala hayatta ama doldum yahu anlayiver. Sen de dolmadin mi yeri geldi. Peynir dolu teneke gibi, yagmur yuklu bulut gibi, koca bi demlik cay gibi, agzina kadar kitap dolu bir kutuphane gibi... Uzak kaldigim her seyi ozledim. Oyle boyle degil. Hani "yuh sunu da mi ozledin" diyebileceginiz seyleri bile ozledim.
Her sabah ise giderken gordugum kedimi (gerci haber alamadim uzun sure kendisinden), fakulte kantinindeki Nermin aplayi, okuyucularimi, vapurlari, gevrekleri, muhabbetle icilen kaynar caylari, Muzeyyen Senar'li cilingir sofralarini, sabah kahvelerini, bes yil yasadigim yurt odami, aneyi babeyi, agabeylerimi, yengeleri. dayilari, amcalari, kuzenleri, kitaplarimi, Kizlaragasi'ni, Kadikoy'deki evimi, kasabami, Izmir Korfezi'ni, Bogaz'i, Pamukkale ile sehirlerarasi yolculuk etmeyi... Liste cok uzun, evet cok seviyorum sonu gelmeyen cumleleri ama yazdirmayin simdi bana hepsini.
Pekala sonra, sonra ne olacak! Ben yazayim kimse yorulmasin. Butun her seye kavusacagim ozledigim ne varsa, belirli araliklarla, sonra da buralarda biraktiklarimi ozlemeye baslayacagim. Kuyrugu kopup yasama devam eden kertenkele umudu tasiyor olabilir mi ki bu ozlem duygusu. Ya da ne bileyim acidigini anlamayip altini kapatmadigim caydanliktaki son su...
Peki nedir bu ozlem? Sadece, Turkiye'de en cok kullanilan, 15. siradan yerini alip tahtini digerlerine kaptirmayan bir kadin ismi mi? Yoksa koskocaman bir duygunun cagrilis sekli mi? Nedir bu ozlem ki farkli derecelerde yakip kavuruyor, pisirip tasiriyor bir coklarimizi. Bazen besliyor, bazen acitiyor, bazen yazdiriyor, bazen aglatiyor, prangalar eskiyor ugruna. Adeta bir duygu bulutu, doldukca digerlerini yagdiriyor.
Gercekten muazzam bir cember olabilir mi ki bu duygunun kendisi. Yok yok ironi yapmiyorum. Hislerimi uzaktan izlemeyi deneyince cemberin o essiz, nev'i sahsina munhasir cember halini goruyorum bazen. Bir hareket etme bicimi olabilir mi ki ozlemek? Seni yerinden kaldiran, hic sirasi degildi dedigin an yola koyan. Insan ozledigine kavusmak icin hareket etmez mi cogu zaman? Evet evet hareket!ozledigine kavusmak icin sehir degistirirsin, yillarca yasadigin sehri ozlediginden kalkar gider ziyaret edersin, tadini cok ozledigin koy peyniri icin pazara cikarsin, okumayi ozledigin kitabi bulmak icin kutuphaneye yonelirsin, ozlemiyle yandigin adama siir yazarsin, ki yazmak hareketin babasi olabilir, agit yakarsin ozlemi hic bitmeyecek olana, hic olmadi bir sigara yakmak istersin cakmaga davranirsin.
Ahh ne muazzam! Beni duraganliktan cikaran kusursuz bir duygu mu ki bu, farkina varamadigim!
Newton'un hareket yasalarindan birinde (3. Yasa) "Her etkiye karsilik esit ve zit bir tepki vardir." diyor. Bu durumda ozlem duygusunun bizde yarattigi etkiye karsilik bir baska duygu peydah oluyor diyemez miyiz icerimizde. (tamam fizikten anlamiyorum, bu duygusal fizik yorumlamasi.)
Ve bir yandan da insan gonlu icin ele aldigim bu duyguyu hayvanlar icin dusunuyorum. Mesela her sabah ise giderken gordugum o kedi de beni ozlemis midir ki bazen? Beni goremedigi ve ozledigi icin hareket etmis midir yerinden ? Ah nasil bilebilirdim ki bir sabah habersiz gidecegini, soramadim.
Bir de su var, madem 'ozlem' dedim kafalari patlattim...
Neredeyse on bir yildir gunluk adi altinda defter tutuyorum. Bazen bir ay yazmadigim oluyor o yuzden gunluk degil. Her neyse, bir defter bitip digerine baslarken de ilk sayfaya icimden ilk gecen seyi yazmaya calisiyorum. Yakinlardaki bir deftere baslarken de, neredeyse bir yil once, soyle yazmistim: Tanimadigim insanlar ve gitmedigim yerler var. Onlari cok ozluyorum!
Olur sey degil! Nasil olur da tanimadigim, kim oldugunu bile bilmedigim, hic bir duygusal baglantimin olmadigi kimseleri ozleyebiliyorum.
Sanirim kendimi duygudan duyguya suruklemek icin bir cok nedenim var. Tanimadiklarima, bilmediklerime karsi bile hasretlik var icimde. Neyse ama iyi haber, bir dolu guzel insan, bir suru yeni yer hayatimin bu yedi aylik suresinde beni bekliyormus megersem. Tanimadigim insanlarin ve gitmedigim yerlerin bir kismiyla hasret giderdim boylece.
Hulasa, ben yine sonu gelmeyen bir konuyu actim zihnimde, kalbimde bir yerlerde, ama kapatamiyorum. Bekliyorum oyle kendi yolunu bulsun diye su gibi.. Bu da oyle olacak heral. Neyse ki Muzeyyen'in oldugu cilingir sofrasina da, anamin gerdanina da ve bir cok seye de cok kalmadi.
Bir arkadasim hep soyle diyor, soyle yaziyor her yere. Simdi ondan esinlenip ben de yazayim da bu yazinin sonu gelsin artik . Her gune bin sukur...
Kedi mi? O minik hanim kizima ne oldugunu bilmiyorum. Bir sure sonra goremez oldum. Bir kac sabah onu gordugum yerin cevresinde dolandim. Ama bulamadim... Belki gitmek istedi o da bi yerlere kim bilir. Bir isaret birakaydi iyiydi ama cani sagolsun. Neyse ki bir fotografi var elimde...
Insan iste yazmayi da ozledi mi hulasa da dese bitiremedi mi bitiremiyor. Ama bu, bu yazinin son hareketi.
Hareketin bereket oldugu, ici sicacik ozlem dolu gunleriniz olsun...
M.
Bu yazinin sarkisi Zeki Muren'den geliyor ve Sanat Gunesi diyor ki:
Aylardan Ekim. Yillardan 2015.Gunlerden cumartesi. Havalardan yagmurlu. Yagmurlardan saganak.Telefonum 13 derece yagmurlu diye gostemisti zaten dun.Ne guzel bir uygulama bir de uzerine yagmur yagiyormus gibi yapmislar. Ama islatmiyor ne kotu.
Simdiyse uzerimde bit pazarindan elli kurusa aldigim yeni kazagim, dun geceden bu yana izledigim uc filmin uzerimdeki agirligi, az once yedigim haslanmis patatesin tadi, donecek olmanin heyecani, ayrilacak olmanin hazirligi, babamin hala bilmezmis gibi "ee ne zaman donuyorsun bakalim" demesi beni cok ozlemesi, arada bogulup tekrar dirilmeye calisan ulkem, donunce bitirilecek yuksek lisans tezi, yapilacak surprizler, konusulacak konular, olmeden once ve otuza varmadan once yapilacaklar listem, yasanacak bir ev, okunmayi bekleyen kitaplarim, eski defterlerim, saclarimi kokunden kestirme arzum, annemin yemekleri, ananemin elleri, hala olmayi ozleyisim, bir demlik cay, bir yetmislik anasonlu, baliklar, olen kedimiz, yillardir gormedigim arkadasim, dolaptaki yogurt, masadaki tozlar, yikanmis camasirlar ve yikanacaklar, biten turk kahvemin hala kokan kutusu, gonderilmeyi bekleyen kartpostallarim ve sonra oldugum yerden izledigim her sey ve bu her sey icin yapmak isteyip de yapamadiklarim, her seye ragmen kendimi hala sakince seviyor olusum, merkezinden ayrilma diye beni yatistiran bir ic sesin farkindaligi, degisime kendimden basladigimda degistirdiklerim, sadece severek kazandiklarim, verdigim nefesin bir baskasininkine karisip kayboldugunu hayal edisim, farketmeden birilerine sifa oldugumu ogrenmem, aylar once "ne sanslisin Muge cunku seninlesin" diye gelip ruhumu taclandiran mesaj, dogum gunum olmamasina ragmen "biliyorum bugun dogum gunun degil ama iyi ki dogmussun sen" diyip beni aglatan arkadas, doner donmez, gider gitmez diye baslayan cumlelerim. eski sevgililer, en sevdigim renk, dunyanin en uzun koprusunu alakasiz bir anda dusunmem, hala mizika calamiyor olusum, ama ondan vazgecmeyen sakalli keci, buradaki cocuklari buyuduklerinde gorur muyum diye gecen kucuk bulutlar, ve daha neler neler...
Eger sair "masa da masaymis ha" demeseydi belki de masanin adi cumartesi olurdu kim bilir. Bu cumartesilerin de masallahi varmis derdi.
Ben sairin en guzel siirinden beslenedurayim, bugun hic bir cumlenin sonuna nokta koyasim da yok. Virguller cok nazik bir o kadar da gururlu. Ama bitiyor iste.
Daha bir sey kaldi mi bilemiyorum ama icine sanki bes belki de on cumartesi gizlenmis bu yagmurlu gun bitmek uzere. Hepsini bagrima basmak icin vaktim varken gideyim ben.
Esen kalin,
M.
Not:"Masa da masaymis ha" siiri bir Edip Cansever siiridir. Okuyunuz, okumayanlara da okuyunuz.
Bu da bu cumartesinin sarkisi, dinlemek isterseniz.. (Sarkinin bir nakaratinda soyle geciyor "I'd rather be forest than a street / Bir caddeden cok orman olmak isterdim.) Oyle iste, belki bir gun orman oluruz.