Romanya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Romanya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Ocak 2016 Çarşamba

Şiir var, sever misin?

Romanya, Nisan 2015
Ben arada şiir de yazıyorum. Öyle çok duyurmuyorum etrafa. Aile fertlerime, eski sevgililere, öylesine boşluğa, kurda kuşa şiir yazmışlığım vardır. Arşivde eskitiyorum onları yaşlanınca kitap yaparım diye :) Bunlar eskiyedursun...

Az önce telefonumun notlar klasörünü kurcalıyordum. Marketten alınacakları yazdığım notlar mı dersin, şu yazıyı oku diye not aldıklarım mı, yani yazın seyahat ettiğim ülkelerin dilleriyle ilgili çeşitli cümlelerden gerekli gereksiz bütün notlara kadar bir çok şey buldum. Kimilerini sildim kimilerini yine ara ara okurum diye tuttum.

ve "19 Eylül'de Budapeşte'den Oradea'ya giden 16.40 treni" diye not düşülmüş bi şiir buldum. Yer, tarih, saat notunu görmeden önce şiiri okudum , allah allah kimin şiir bu dedim. Normalde şairleri de yazarım çünkü. Biraz daha aşağıya inince gördüm ki ben yazmışım. Bir değişik oldum :) Artık o şiir burada dursun istiyorum.

Beni sıkıştıran bir zamanın içindeyim
Bir kol saati ile bir duvar saatinin aynı anda üzerime yürüdüğü bir iç...
Sıkıldıkça genişleyen ruhum mu?
Kalbime vuruyor ara sıra yelkovan
Yelkovan vurdukça yolunu buluyor akrep
Ama biraz sancı yapıyor.
Guguk kuşlu zamanların ilerleyişini özlüyorum
Zamanın akışına isyan eden kuşları arıyor gözlerim.
Viyadükler yollardan önce mi donuyor hala?
Uçamıyor kuşlar, hemzemin geçitlere takılıyorlar.
Bak yelkovan koşmaya başladı yine
Gidip akrebe haber vereceğim
Kalbime batıyor ucu.


Sevgiyle,
M.


18 Mayıs 2015 Pazartesi

İçimin Meteorolojisi

Hava pek güzel bugün. Bir kaç gündür damlayan yağmurlar geri çekildiler bulutlarına. Ama balkanlardan gelen hafif eserekli rüzgarlar yer yer kendini göstermekte. Güneş ise olanca güzel vücudunu sergilemekte tepemizde.

Ben de kahve yaptım şimdi kendime. Serildim masaya, düşünüyorum acaba ne yazsam diye? Şuan sadece hava durumunu aktarabildim. Çünkü aklım hep havalarda benim. Hiç yere basamıyorum, ondan mütevellit herhalde, yazıverdim bir anda hava raporunu. Ama gayrı ayaklarım yere değse fena olmazmış gibi hissediyorum. Yerleşik bir hayat, evcil bir yaşam, marullu bir bahçe, kedili bir oda, bisikletli bir hayat hayali kurmuyor değilim. Hafta sonları dostlarla dolup taşacak yemek masaları, sabahları hiç bitmeyecekmiş gibi edilecek kahvaltılar da hayal heybemi doldurup taşırıyor. Biraz yerleşik, biraz sakin, ama bir o kadar hareketli bir hayatın hayalini kuruyorum artık. Bu hayallerin büyümekle bir ilgisi var mı emin değilim ama az biraz büyümüş hissediyorum kendimi.

Küçükken hesap makinesiyle hesap yapardım; ben 15 olduğumda annem şu yaşında olacak, abim bu yaşa gelecek, sonra ben 20 olduğumda, sonra ben 25 olduğumda, sonra... Ve hiç hesapladığım yaşlara gelmeyeceğim sanırdım. Çok uzaktı bana 20 olmak, 25 olmak.. Artık hesap yapmıyorum. Çünkü artık biraz daha hızlı akıyor zaman benim için ve kimse büyümesin istiyorum. Bazen gözümü kapatıp üç yıl sonra 30 yaşında olacağım geliyor aklıma. Anlamsız bir panik haline geçiyorum. Sonra kendi kendime sakinleştiriyorum kendimi. "Korkma Müge! Mevzu kaç yaşında olacağın değil. Ne hissettiğin, neler yaşadığın ve neler yaşayacağın. Her şey için zamanın var. Panik olacak bir durum yok. Hayatında her şey gayet de yolunda. Anı yaşa tadını çıkar.. vs vs..." Sakinledikten sonra bir kahve daha yapıyorum kendime. Ohhh diyorum. Mis gibi hayat, sen şimdi yirmi yedinin tadını çıkar. Boşver otuzu otuz düşünsün. Sen sabahlarına iyi bak.

Çünkü sabahlar çok mühim. Sabahları olabildiğince erken kalkmaya, "Sanatçının Yolunda" olduğu üzere sabah sayfalarımı yazmaya, ardından kısa bir meditasyon ve sabah sporu yapmaya ve son olarak kahvaltı etmeye özen gösteriyorum. Bir süredir her günüm böyle başlıyor. Yukarıda hayalini kurduğum her şeyi içimden geçiriyorum her sabah. Gözümün önünden akıyor hepsi, renk renk, şekil şekil... Çok uzakta değilmiş gibiler. Bir de bugüne kadar hayalini kurduğum bir çok şeyi yaptığımı görünce içimin renkleri coşuyor. Hal böyle olunca yaş baş da kalmıyor zihinde ve sarılıyorum sabahlarıma.

Ve tüm bunları yazarken ben, tam sol tarafımda masanın üzerinde Aybalam'ın bana yaptığı el yapımı ayracı görüyorum. Evcil hayat, yerleşik düzen derken bunu görmek sadece tesadüf olmamalı diye düşünüyorum.

Ağaçlar arasında 7 ev var. Ve şöyle yazmış:
 "7 renk, 7 hane, 7 dünya bir güneşin altında,
   Hep AŞK'la...
   Hep yanyana...
   Hep sevdiğin, hep sevildiğin yerde OL..."

İçimin gülleri açıyor tabak tabak, okuyunca. Sevdiğim, sevildiğim yer evim olur benim. Olur dimi. Olur bence.. Du bakiim...

Gözümü kapatıp baktım, oluyor!

Neyse pişedursun yazdıklarım.

Ben meteorolojiden aldığımız son bilgileri aktarayım:

Bu hafta çoğunlukla güneşliymiş hava. Güneş takıp takıştırıp çıkacakmış gök podyumuna. 22 dereceye kadar yükselecekmiş sıcaklık. Çünkü eriklerin güneşe ihtiyacı varmış. Ama perşembe cuma mavi yağmurlar bekleniyormuş. Balkanlardan tam da portakal mevsimi bitmek üzereyken portakal kabuğu reçeli kokuları gelecekmiş. Bu koku tüm dünyayı etkisi altına alacakmış.


Bir de esen kalacakmışız,
M.


















4 Mayıs 2015 Pazartesi

Biraz Biraz

Kaç gün oldu sayamadım derken, gözüm telefonun tarih göstergesine ilişiverdi. Bir ay üç gün bilmem kaç saat olmuş ben buraya, geleli, varalı, konalı; oradan ayrılalı, göçeli, gideli... Ne kadar küçük ve komik bir zaman dilimi olduğunun ve bu komik zaman diliminin ne kadar hızlı geçtiğinin farkında olmama rağmen diğer varmalarımdan, gitmelerimden, konmalarımdan, göçmelerimden farklı hissediyorum.

Biraz özlemiş, biraz yalnız, biraz kalabalık, biraz hızlı, biraz gürültülü, biraz sarhoş, biraz uzak, biraz sessiz, biraz dolu, biraz anlamsız, biraz anlamlı, biraz kırgın biraz biraz... Her şeyden biraz biraz işte. Çok acıktığımda gittiğim lokantada her şeyden biraz ister gibiyim. "Şefiiim biraz közlenmiş getiriver, biraz da yoğurtludan. Aman haa haydariyi unutma..." Hepsine rağmen ilk gelen mezeyi ekmekle sıyırıp doyacağım biliyorum. Yani anlayacağınız özlemeye doyacağım sanırım burada kalacağım süre boyunca. İlk geleni biraz biraz hepsine batırıp, özlemekle diplerini sıyıracağım gibi gözüküyor.

Neyse, tabaklar masaya birer birer geliyor, durduracak değilim gelsinler. Getiir şefim, getir sen, donat masayı şöyle güzelce..!

Masa donanadursun, en son çingenelerin zamanında kalmıştım. Kaldığım yerden devam edeyim. Romanya pek güzel bir ülke, yinelemek isterim. Yeşili bol, evleri şipşirin, kasabası çok, insanı güleç gerçekten sevimli bir ülke. Bu ay içinde, çok fazla seyahat etme imkanım da oldu. Çok fazla tren yolculuğu yaptım. Şimdi hesapladım da neredeyse doksan iki saat tren yolculuğu yapmışım parça parça. Henüz hatırı sayılır olmasa da güzel şehirler gördüm. Ve çok fazla ülkeden birbirinden güzel insanla tanıştım. Evet duygular biraz biraz akarken fazla fazla güzel şeyler de olmuyor değildi.

Güzel şeyler de oladursun yurt dışında bir süre kalacak olmanın benim için en büyük sıkıntısı da bir anda bir çok yabancı dile maruz kalmakmış, bunu deneyimliyorum. Gerçi Romence ninni gibi gelmeye başladı artık. Pazara gittiğimde pazarcı teyzelerle tiyatro yapıyoruz. Artık vücut diliyle bir çok sebzeyi anlatabiliyor olabilirim :)

Ama ingilizceye yapışmış "anlıyorum ama konuşamıyorum" ifadesi, üzerime bir çığ gibi düşüverdi. İlk haftalar beynimden yanık kokuları geliyor sandım. Anlamaya, kendimi ifade etmeye çalışmak, yer yer anlaşılamamak oldukça yorucu. Günden güne daha iyi hissettiğim bir gerçek. Kendime zamanımın olduğunu hatırlatıp duruyorum sürekli. Aksi halde kendimi saldırır halde buluyorum kendime. Ki bu hepsinden yorucu! Evet vaktim var!

Ev arkadaşlarımın biri İtalyan diğeri İspanyol. Ara ara İspanyol ve İtalyan ezgileri de hoşça sıyırıp geçiyor zihnimi. Diller havuzunda kıyıdan kıyıdan yüzüyorum sanırım.

Romanya cephesinde bunlar olurken pek tabii yine şükretmekten alamıyorum kendimi. Biraz biraz her duygunun tadına bakabildiğim için, hayatımda özleyecek bir sürü "Can" olduğu için, tüm bunların farkında olduğum için...

Tam daha yazacak bir şeyim kalmadı galiba diyordum ki Turgut Uyar'ın "Palyaço"su oturdu yanıma.

"...biraz birazdım her şeyden
dün biraz sinirlenmiştim mesela
yarın bir kadını seveceğim biraz
biraz biraz kör oldum bugünlerde

ama rakı kadehlerini boşaltmayın
eksilmesin hiçbir şey
hiçbir şeyden dahi olsa
kalsın biraz. ..."


Sevgiyle kalın,
M.

Not: Bu yazıyı yazarken hep bunu dinledim. Biraz biraz yavaşladım. Okumanız bitince dinlemek isterseniz fıt fıt yaparsınız.




8 Nisan 2015 Çarşamba

ÇİNGENELER ZAMANI

Başım dönüyor... Yer yer mutluluktan yer yer aşktan yer yer şaşkınlıktan... Ama çok tatlı bir dönüş. Ne son hızla giden bir arabanın tekeri gibi hızlı ne de bir kedinin mırıltısı gibi yavaş. Sema ediyor sanki başım gökte. Öyle hoş, öyle anlamlı bir dönüş. Kalbim ayaklarının üzerinde durmakta zorlanıyor ama o da sema etmekte başımla bir. Başımla kalbim birlik olmuşlar sarhoş ediyorlar beni...

Niyet ettiğim ne varsa gerçek oluyor şu sıra. Ve ben sanki alışveriş listesine tik atar gibi, olan niyetlerimin karşısına kalp koyuyorum. Çünkü hepsi sırayla oluyor. Ve ben sevinirken her birine, şaşırmadan da edemiyorum. Bir de böyle zamanlarda Tanrı sadece benimle ilgileniyormuş gibi hissediyorum. Sanki melekleriyle oturmuş benim için plan yapıyor. Sadece hayal ettiklerimi değil başıma gelen her şeyi tarafıma sunulmuş küçüklü büyüklü hediye paketleri olarak görüyorum. Sonucunda ben de yapabildiğim tek şeyi yapıyorum: Şükür..!

Bu arada, başıma gelen her şeyin bir sebebi olduğuna artık sonuna kadar inanıyorum. Öyle ki bazen oturup sebeplerimi sevesim geliyor. Evet ben şuan Romanya'dayım ve burası beni başka bir yere götürecek biliyorum. Burada tanıştığım her insan beni bir yere taşıyor. Ve ben, başıma gelenleri böyle düşündüğümde içime ılık bir rüzgar esiyor. 

Şimdi o ılık rüzgarlar içimi serinletedursun bir hafta önce gezegenimi de yanıma alıp geldiğim Romanya'dan bahsetmek istiyorum. Şuan Romanya'nın Bihor ilinin merkezi olan Oradea'dayım. Bir hafta oldu geleli. Burası 200 bin nüfuslu küçük bir ilçe. Macaristan'a 70 km uzaklıkta, şirin bir yer. 

İstanbul'dan bindiğimiz uçak bizi Bükreş'e bıraktıktan sonra on üç saat sürecek tren yolculuğunu bekledik. O sırada kısa da olsa Bükreş'i gezebilme imkanım oldu. Ve saatlerimiz akşam 6.30'u gösterdiğinde daha önce hiç yapmadığım bir yolculuk başlamak üzereydi. Bugüne kadar hiç yataklı trene binmemiştim. Bu yüzden çok heyecanlıydım. Fakat neredeyse beş metrekarelik bir kuşette altı kişi yatacağımızı görünce içimden şöyle geçirdim: "Şahane! İlk yataklı tren yolculuğumda karbondioksitten öleceğim. Hoşçakal anne, seni seviyorum babacım.." :) 

Neyse ki sandığım gibi olmadı. Sizden tatlı olmasın pek tatlı bir kadınla tanıştık. İlk bir iki saat nasıl geçti anlamadım sohbetten. Sonra biraz uzanayım bari dedim ki sabah olmuş gelmişiz. (Bu huyumu çok seviyorum. Taşa uzansam orada bile uyuyabiliyorum :)

Evet yedi ayımın geçeceği şehirdeydim artık. Bir kaç tanışma, bilgi vs derken odama da yerleştim. Ama yine de ara ara gözlerimi kapatıp nerede olduğumu düşünüyorum. Çok değişik bir hismiş başka ülkede uzun süre kalacak olmak. 

Bir de şey, sanırım uzun süreli göçebelikten sonra çok şirin bir evim oldu :) Önü ferah, girişi yeşillikli, kilise manzaralı bir ev. Ve akşam güneşi alan bir odam var. Evin salonunu oda olarak kullanıyoruz ve ben salonda yaşıyorum ama yine de çok güzel :)

Daha ne olsun! Bir hafta oldu ve her şey yolunda. Her gün en az on yeni şey öğreniyorum. Yetmez mi?

İşte tüm bunlar kendimi şanslı hissetmem için yeterli. Ben şanslıyım dedikçe de daha bir güzelleşiyor her şey. Don Miguel Ruiz'in "Dört Anlaşma" kitabını severek okumuştum ve oradaki dört anlaşmadan biri şuydu "Kullandığın sözcükleri özenle seç." "Çünkü söz büyüdür." Ben de diyorum ki hayal kurarken ve niyet ederken de dikkat edin. Zira gerçekleşmesi an meselesi olabilir.

Buradan yola çıkarak "nasılsa olmaz" diye kurduğum hayallerimi geri indirdim raftan. Üzerlerini sildim ve yeniden düşlemeye başladım. Şu sıralar çok meşgulüm anlayacağınız :)

Belki sizin de tozu alınmayı bekleyen hayalleriniz, niyetleriniz vardır bir yerlerde. Bence şöyle kabaca alıverin tozunu, belki aynı gezegende buluşuruz..


M.