28 Şubat 2014 Cuma

EKŞİ MAYALI VE EPPEKLİ GÜNLER


Hanidir yazamadım ama dedim ki, artık tam zamanı !

Gezegenimden yine çok güzel işler için ayrıldım. Benim gezegende ekmek biraz pahalı ve katkılı, dedim ki komşu gezegenlerden bunun nasıl yapıldığını öğreneyim. Velhasılı gezdim, denedim derken ortaya çok güzel sonuçlar çıktı. Eeeee paylaşmadan olur mu hiç :)

Ekşi maya yapımında ilk beş gün çok önemli. Zaten bu tarifte de dikkat edeceksiniz 5 günlük bir süreç var, sonrasında hep aynı.

* Maya yapımına başlamadan önce yazının tümünü okuyunuz lütfenJ


1.Gün
115 gr tam buğday unu
15 gr esmer şeker (yoksa beyaz da olur)
5 gr Bal
2 çorba kasesi kuru üzüm (Tepeleme değil ama)
250 ml su
Kuru üzümleri ılık suda 20-30 dk beklet ve o sudan 250 ml elde et. (aşağıda ölçüler var) Sonra bu üzümün içinde bulunduğu suyu ve diğer malzemeleri  geniş ve kapaklı bir kapta karıştır. 1 gün oda sıcaklığında beklet.

2.Gün
115 gr ekmeklik un
2 gr esmer şeker
5 gr bal
135 ml su
Tüm malzemeyi dünkü karışıma ekle ve karıştır 1 gün dışarıda beklet.

3.Gün
230 gr un
2 gr şeker
5 gr bal
135 ml su

Tüm malzemeyi bir önceki karışıma ekle karıştır ve 1 gün beklet.

4.Gün
230 gr un
150 ml su

Tüm malzemeyi bir önceki karışıma ekle karıştır ve 1 gün beklet.

5.Gün
500 gr un
350 ml su

Tüm malzemeyi bir öncekine ekle ve karıştır, üzeri biraz hava alacak şekilde bir gün dışarıda beklet ve ertesi gün dolaba koy.

Detaylar:

Bundan sonra, maya için yapılacak işleme maya besleme deniyor. Ve artık bu güzel mayanın 3 – 4 – 5 – 6 günde bir beslenmesi lazım. Çünkü içindeki mikroorganizmalar unu ve suyu bitiriyor yenisine ihtiyaç duyuyor. Eğer çok beslerseniz ya da uzun süre beslemezseniz  ölürler :( (ki bunu hiç istemeyiz..) yani mayanız bozulur.

Diğer bir detay da; bu mayanın içinden ortalama 15 günde bir maya kullanmanız gerek yani isterseniz ekmek yapın, isterseniz komşunuza verin isterseniz atın. Elbette atmak en son tercihimiz.Hatta siz böyle bir şey olmuyormuş varsayın. Ama muhakkak içinden bir parça kullanmalısınız. Çünkü sürekli aynı organizmalar bir arada yaşamıyor kendilerine yeni arkadaşlar yaratmak istiyorlar, sebebini de açıklamış oldum J

Gelelim bu mayanın nasıl besleneceğine:

4 birim un 3 birim su kullanacaksınız. Yani bu ne demek? Örneğin 4 yemek kaşığı un koyduysanız 3 yemek kaşığı su koyacaksınız. Biriminiz her neyse (kase , bardak vs.). İsterseniz bunu yarıya da indirebilirsiniz yani 2 birim un 1.5 birim su gibi. Ölçülerine eşit davrandığınız sürece katlarını alabilir ya da bölebilirsiniz.

Siz beslemeye ilk aşamada 2 su bardağı un bir buçuk su bardağı su ile başlayın. Sonra zaten aranızda bir bağ oluşacak ve onun acıkıp acıkmadığını anlayacaksınız J Çocuğunuz gibi bile olabilir zira benim öyle oldu J

O’na özen gösterir, ilgilenirseniz senelerce size ekmek verebilir (vefaya bak arkadaş) J

Bir şey daha eklemek isterim. Yukarıda hep gramaj kullandık bunun için tartıya ihtiyaç var ama herkesin evinde tartı yok elbet. Gerçi almanızı öneririm, çok pahalı bir gereç değil. Çünkü tartarak koymak daha garanti ama yoksa da vazgeçmek yok. Standart bir su bardağını baz alarak bu ölçülerle deneyebilirsin.
   
                                1 su bardağı un = 140 gr
                                1 su bardağı su = 240 gr
                                1 tatlı kaşığı toz şeker = 6 gr
                                1 yemek kaşığı bal (veya pekmez) = 20 gram (bu tarifte kaşığın ¼ ünü kullan)
                                1 su bardağı ekşi maya = 200 gr

Bu ölçüler burada çok daha çeşitli belki diğerlerine de ihtiyacınız olabilir J (http://cafefernando.com/turkce/olculer/)

Gelelim bu mayayla yapacağınız eppeğin tarifine J (eppek=ekmek)

EKŞİ MAYALI EPPEK
750 gr un
350 gr ekşi maya
12 gr tuz
8 gr esmer şeker /pekmez(bence pekmez)
300 gr su
İsteğe göre içine kekik, kuru domates, ceviz, badem .. artık yaratıcılığınıza kalmış. Ama ben kuru domates koydum yemelere doyamadım.


Yapılışı: Tüm malzemeyi ekşi mayaya ekleyip yoğurun. 5 – 6 saat sıcak bir yerde mayalanmasına izin verin. Anane usulü üzerine battaniyeyle örtebilirsinizJ Mesela ben ilk denememde mayalandırmadan direk fırına koydum golf topu gibi bir ekmek çıkardım (sert ve kabarmamış) Siz benim hatalarımdan ders çıkarın işte J Neyse, sonra 200 C’de pişirin.

Not 1: Benim evdeki fırınım mini fırın olduğu için ben bu ekmek tarifinin ölçülerini yarıya indirdim. Siz ekipmanınıza göre tam ölçü yapabilirsiniz.
Not 2: Maya soğuktayken uyku halinde olur ve büyümesi çok hızlı olmaz. Sizinse ekmeğinizi yaparken mayanın uyanıp çoğalmasına ve ekmek hamurunu büyütmesine ihtiyacınız var. Bu yüzden ekmek hamurunu oluşturmadan önce mayanızı dolaptan çıkarın ve 2 saat kadar dışarıda bekletin. Ya da hamurun içine koyacağınız su biraz ılık olsun. Sıcaklık onu uyandıracaktır. Bu şekilde daha iyi sonuç alırsınız.

Çok ekmeğiniz olursa ve tüketemeyecek olursanız, dilimleyip buzluğa atın ısıtınca da güzel oluyormuş :) (bunu henüz yapmadım)

Gelelim en önemli bölüme;
Bu tarifi paylaşabileceğiniz, potansiyel gördüğünüz herkesle paylaşın J Artık evde ekmek yapmanın zamanı geldi de geçiyor.

Bir de efsaneye göre mayanızı severseniz ekmeğiniz çok daha güzel kabarırmış. Efsane olsa bile siz yine de sevin :)

Son olarak ben ilk ekmeğimi oturup tek başıma yemiştim. Doğal ekmek derken kilo almamaya da dikkat etmeli J

Sormak istediğiniz bir şey olursa mutlaka sorun, bilmiyorsam da öğrenir yanıtlarım.

Afiyet olsun,
Sevgiler,

Teşekkür: Baştan sona bütün bildiklerini aktaran, beni maya yapmaya teşvik eden Soner Şef'e sonsuz teşekkürler...


M.

17 Ocak 2014 Cuma

AVOKADOLU GÜNLER


Memlekette avokado son beş altı yıldır bilinmeye başlandı. Ha tabii bunun da öncesinde Süleyman Demirel'in vakti zamanında, keskin zekasını her sabah avokado yemesine borçlu olduğunu bildirmesi durumu vardı o ayrı. Ama en çok da fiyatının yüksek olmasından ötürü bilinmemesini doğal karşılayabiliriz.

Avokado aslında benim için de zengin meyvesiydi bir süre öncesine kadar. İlk tanışmamız bir salatayla oldu. Avokado dilimleri yüzünden bütün salatamı çöpe atmak zorunda kaldığımı hatırlıyorum. Oldukça yağlı yapısını kabullenmekte zorluk çekmiştim. Ta ki bir iki ay öncesinde dur ya üstüne bir de limon sıkıp tekrar deneyeyim diyene kadar. O gün bugündür gün aşırı avokado tüketiyorum. Salata yapmaya gerek kalmadan limon sıkıp tuzla birlikte yemekten kendimi alamıyorum. Hem artık o kadar pahalı da değil. Bir çok markette ve pazarda tane olarak uygun fiyatlarla satılmakta. Alırken yumuşak olmasına dikkat edin zira sertse bu meyvenin daha ham olduğunu gösterir. Dışı kararmış olanlar çürük gibi durabilir fakat en güzeli de bu durumda olanlardır.

Limon sıkıp tuzla yiyebileceğiniz gibi sarımsaklı yoğurtla birlikte ezerek meze de yapabilirsiniz.

Gelelim bu güzel yeşil meyvenin içindekilere. Ben okuduğumda inanamadım. Siz de inanamayın. Bir meyvenin içinde nasıl olur da bu kadar çok vitamin olabilir ?
Bir kere bağışıklık sisteminizin en yakın dostu olmaya talip. Yağlı bir meyve olmasına karşın vücüdunuzdaki zararlı yağlarla savaşır. Cildin kendini yenilemesinde baş role aday. En az koyu renkli meyve ve sebzeler kadar güçlü bir antioksidan. Güçlü bir protein topu. Hele ki et tüketmiyorsanız bu eksiği kapatmaya birebir.
A, E ve B grubu vitaminlerini de içinde barındırmakta olan bu güzel meyvecik aynı anda bünyesinde fosfor, magnezyum, potasyum, demir, kalsiyum ve çinko minerallerini de bulundurmaktadır. Vejetaryen olmamak için bir sebebimiz yok aslında dedirtiyor insana. Ama neyse onu bilahare yazmak isterim.


Yemesi, tüketmesi, vitaminlenmesi bir yana meyvelerin çekirdeklerine karşı duyduğum özel ilginin beni ulaştırdığı başka bir noktadan bahsetmek istiyorum. Meyvenin kendisini yemek kadar çekirdeğine bakmak, ona dokunmak, gizliden toprağa gömmek, olabiliyorsa bir şekilde boynuma kolye niyetine takmak da en büyük zevkim. Bu avokado denen arkadaşın da çok görkemli bir çekirdeği var. Oldukça da ağır. Baktım kolye falan olmuyor, ben de dedim belki avokado üreticisi olurum. Sonuçta büyük düşünmek gerek :) 

Araştırdım, nasıl filizlendirilir, ekilir, sulanır? Oldukça kolay olduğuna karar verdiğim yöntemi iki çekirdeğe uyguladım. Yukarıda da gördüğünüz gibi çok nazik bir şekilde 4 kürdanı ortalarından bardakta tutunmasını sağlayacak şekilde batırdım. Alt tarafı suda kalacak şekilde bir bardağa koydum. Sonrasında anlatılanlara göre 4-6 hafta arası filiz verecek. Ben de sabırla bekliyorum. Fakat benim dikkat etmediğim sonra forumlarda okuduğum bir bilgiyi de aktarmak boynumun borcu. Bu çekirdekleri filizlendirirken dışındaki ince kabuğu soymayın. Zira sonrasında filiz vermiyor ya da toprağa geçirdiğinizde meyve alamıyormuşsunuz.

Gezegenimdeki avokadoyla yolculuğum burada son bulmakta. Oldukça lezzetli ve sağlıklı bir yolculuk olduğunu denerseniz siz de göreceksiniz. Yeniliklere açık değilim bunu yiyemem kusura bakma diyerek illa inat ediyorsanız da elmanızdan, portakalınızdan geri kalmayın. Hele ki virüslerin ortalıkta volta attığı şu zamanlarda.




Sağlıkla kalınız,

M.

12 Ocak 2014 Pazar

ARMAĞAN OPERASYONU


Bir süreliğine dünyadaydım, ancak gezegenime dönebildim. Bu yüzden karalayamadım uzun bir süre buraları. Dünyadaki işler oldukça yoğundu ve işin aksi hala hiç birini tamamlayamadım. Tam anlamıyla işler bitene kadar, ara ara bu uzun ayrılıklar olacak. Ama bilin ki bu kız boş durmuyor.

"Hediye Edilmiş Zamanlar"dan bahsetmek istiyorum size biraz. Armağanların sadece elle tutulur gözle görülür şeylerden oluşmadığını haykırmak istiyorum. Belki sizin de sahip olduğunuz fakat farkında olmadığınız armağanlarınız vardır, farkına varın istiyorum.

Böyle bir kavram sanırım daha önce kullanılmadı. En azından çok bilmiş google böyle bir şeyden haberdar değil. Yani şimdi adını tekrar yazacağım "Hediye Edilmiş Zamanlar" benim farkına vardığımda yarattığım bir hal, bir şey, bir kavram, bir kelimeler bütünü oldu. Artık adına her ne derseniz...

Bana sunulduğunda farketmediğim fakat kendimdeki değişiklikleri görünce jetonumun düştüğü bir gündü. Hava güneşliydi ve sonbahara doğru ilerliyordu 36°-42° kuzey parelellerindeki ülke. Kendime, doğaya, hayvanlara, durumlara, kitaplara, filmlere, gökyüzüne, güneşe, denize, eşyaya, mesleğe, sorumluluğa, paylaşmaya, müziğe, ilişkilere ve  daha yazamadığım bir çok şeye karşı bakış açım değiştikçe, beni bu değişime götüren zamanlara dönmeye karar verdim. Bilmiyorum belki de hep değişim halindeydim, ama değişimin farkına varmanın da zamanı varmış diyelim. Neyse, baktım ki bir yere varamıyorum peşine düşmeyi bıraktım. Baktım sonra, olmuyor, merak ediyorum. Bir bir tekrar gözden geçirdim hala taze olan geçmişimi. Uçuşmaya başladı sonra hepsi bir bir, direnmediler bana... Sebeplerimi bulmuştum. Aslında her şeyin bir sebebi var derken, yanılmıyormuşum. 

Her defasında bana başka gözlükler taktıran insanların, birileriyle ya da kendimle geçirdiğim saatlerin, günlerin sıradan şeyler olmadığı; hayatımda hiç yemediğim bir meyve, dokunmadığım bir ağaç, dinlemediğim bir şarkı gibi duruyordu karşımda.  Sebeplerim, armağanlarım olmuştu. Kapıma bırakılmış kutular gibi bırakılmışlardı zihnime, kalbime ve ben yine farketmeden açmışım aslında hepsini. Belki de her biri Tanrı'nın bana hediyesiydi de ben farketmemiştim, neden olmasın? 

Şimdi armağanlarıma sarılarak diyebilirim ki; tek bir farkediş bütüne ulaşmamı sağladı. Ve bütün, tahmin ettiğimden de güzelmiş. Hayatımda hiç yemediğim bir meyveyi yemiş gibi, dokunmadığım bir ağaca dokunmuş, dinlemediğim bir şarkıyı dinlemiş gibiyim. 

Bir kez farketmek yeterli, armağanlara ulaşmak için. Tek bir kez yandı mı ışık sakın söndürmeyin gidiverin peşinden. Ben de ermedim elbet benim de yolum uzun unutacağım, uyanacağım, tekrar farkına varacağım. 

Tam da armağan demişken, bir konuya daha değinmek istiyorum, müsaade edersiniz değil mi, teşekkürler :)

Şu sıralar paylaşım ekonomisi, kutsal ekonomi gibi konulara kafa yorarken bir kitaba başladım (tanıştırana, böyle de bir kitap var diyene selam olsun) Charles Eisenstein'in ilgimle müsemma kitabı "Kutsal Ekonomi ". Kitabın bir bölümünde yazanı yazmak istiyorum. Armağana bir de bu yönden bakalım diye:

      "Kutsal ekonomi ekolojinin bir uzantısıdır. Her şey kaynağına döner. Doğanın geri kalanında olduğu gibi, bizim atığımız başka bir canlının yiyeceği olur. Böyle bir ekonomiye doğal ya da ekolojik demek yerine neden "kutsal" diyorum? Armağanların kutsallığı nedeniyle. 

       Bir armağanı heba etmek ya da kötüye kullanmak, armağanı değersizleştirmek onu verene hakaret etmektir. Verdiğiniz armağan gözünüzün önünde çöpe atılırsa kendinizi hayal kırıklığına uğramış hissedebilirsiniz; kesinlikle o kişiye bir daha armağan vermezsiniz. Tanrı'ya gerçekten inanan hiç kimsenin yaratılmış şeylere kötü davranmaya cüret edemeyeceğini, bunun yerine yaşamı, dünyayı ve üzerindeki her şeyi mümkün olan en güzel biçimde kullanacağını düşünüyorum."

Siz nasıl düşünürsünüz majesteleri, haklı mı dersiniz bu adam? 


Bu arada benim gezegende işler biraz karışmış. Bir grup eylemci bisiklet hakkımız engellenmez bağırışlarıyla yürüyüş yapıyor. Bir grup yeşillik istiyoruz, kendi tarlamızda üretime geçmek hakkımız diye inletiyor ortalığı, taze anarşistler duvarlara yazıyor "İnsana, hayvana, gezegene özgürlük!". Ortalığı biraz yatıştırayım yine dünyaya dönmem gerekecek. 



BİTTİ.

Sevgiyle kalın,
M.

9 Ekim 2013 Çarşamba

SALYANGOZLAR KOŞABİLİR...

Ulaşmak istediğin şey için gösterdiğin çabayı oraya ulaşırken geçtiğin yollara bakmaya da bölüştür.

İlk okuyuşta hemen anlamayın diye böyle yazdım. Anlamayın ki tekrar okuyun, tekrar tekrar...

Hedeflerimiz var, biri biterken yenisinin yerini aldığı... Bitmek bilmeyen arzular, bazen zorunluluklar... İşin en acı yanı ise hedeflerin, arzuların türü ne olursa olsun, sadece "OL"ması önemli bizler için. Amacımız ormana ulaşmak fakat oraya koşarken ne yoldakileri görüyoruz ne de o yolda koşmanın tadına varıyoruz. Hedefe varınca nefes nefese kaldığımızdan ona ulaşmanın tadını da çıkaramıyoruz. İstiyoruz ki parça parça da olsa çok yere ulaşalım. Nereden geçtiğimizin, geçerken kimlerle karşılaştığımızın, yolda bizimle birlikte yürüyen karıncaların, üzgün insanların, mutlu çocukların hiç önemi yok.Yürüdüğün yolda taşlar nasıl, toprak ne renk, ağaçlar ne boy, güneş var mı? Bunlar zaten hak getire...
Yaşadığım için yazıyorum bunları. Bir şey gördüm geçtiğimiz günlerde ve daha önce o yoldan geçtiğimi farkettim sonrasında. Onca geçiş boşaymış. Etrafıma bakmadan, İNSAN olmanın gerektirdiği gibi geçmişim o yoldan. Acıdım kendime, aslında böyle değilsin deyip teselli ettim kendimi. Uyardım bir de sonra kendimi, bir daha bunu yapma yaparsan fena olur!
Bu yazıyı da bütün iyi niyetimle sizi uyarmak için yazdım. Hangi gezegende olursanız olun ÇEVRENİZE BAKIN! Çok geç olmadan. Bütün her şeye yetişebilir ve her şeyi görebilirsiniz. Sadece o iri badem gözlerinizi, dakikada ortalama 70 kez atan kalbinizi ve mercana benzeyen algılarınızı açın!

Bu yazıya niye bu başlığı koydum onu da siz düşünün...


"Eğer bir şeyi bütün olarak görebilirsen hep güzelmiş gibi görünür.

...Ama yakından bakıldığında bir dünya yalnızca toz ve kayadan oluşur.
Günden güne yaşam daha da zorlaşır, yorulursun, ritmi kaçırırsın.
Uzaklığı ararsın-ara vermeyi.
Dünyanın ne kadar güzel olduğunu görmenin yolu, onu AY gibi görmekten geçiyor.
Yaşamın ne güzel olduğunu görmenin yolu ölümün bakış açısından bakmaktan geçiyor." **

Esen kalın,



M.



**URSULA K. LEGUIN "Mülksüzler"

30 Eylül 2013 Pazartesi

KARAKÖYÜM DİYE BİR YER VAR!


Mekanlarla ilgili takıntım yok denecek kadar azdır. Farklı mekanlar deneyeyim, oranın mezesini yiyeyim, kahvesini tadayım gibi şeyler benim için çok önemli değildir. Bulunduğun yeri sana güzel yapanın yanındaki insanlar olduğunu düşünürüm. Ama işte insanız ya ömrümüzün belirli zamanlarında güzel yerlere gidiyoruz. Arkadaşların tavsiye ediyor, sen keşfediyorsun vs. Hazır gidip, oturup, beğenmişken de paylaşmamak ayıp olurdu.
Geçtiğimiz cumartesi günü Aybalam'ın doğum gününü kutlamak, iş arkadaşlarımızla bir de dışarıda buluşup iki lafın belini kırmak için önceden rezervasyon yaptırdığımız Karaköyüm Resaturant'a gittik. Restaurant Karaköy'de Bankalar Caddesi üzerinde, Bank Asya'nın en üst katında. Burası, Galata'nın eteklerinden yüzünü İstanbul'a doğru çevirmiş harika bir manzaraya bırakıyor sizi. Ben biraz erken gelip manzaranın tadını çıkardım ve bize ayrılan kenardaki masaya oturdum, beklemeye koyuldum diğerlerini. Belli ki kalabalık bir akşam olacaktı. Zira diğer masalar da hazırlanmış, gruplar yavaş yavaş gelmeye başlamıştı. Rest. kaç kişilikti bilmiyorum ama geniş bir evin salonunu hayal edin. Dört beş öbek masa, her masa birbirine hem yakın hem uzak. Sanırsın ki bütün aile toplanıp yemek yiyeceğiz. Saatler ilerleyip salon dolmaya başladıkça, kendimi daha bir evimde hissettim. Fonda çalan hafif müzikler de yakışmıştı ortama.
Ne yediğin değil kiminle yediğin önemlidir biliyorum ama masaya gelen mezeler ve mevsim balıkları da oldukça lezzetliydi. Mekanın işletmecisi Sevinç Hanım o kadar tatlıydı ki ev sahibi gibi her masayı aralıklarla ziyaret etti. Bizimle ilgilenen garson Mustafa Abiye de selam olsun, belli ki  işini severek yapanlardan.
Gece boyu muhabbet, kahkaha, ağlama, dertleşme, şerefe eksik olmadı tabii. Dem biraz fazla gelince daha da bir güzel olduk...
Aybalam'ın kendi gibi güzel yaşı vesile oldu bugünü yaşamamıza ve burayı bilmemize. Gezegenimden ona bir kez daha sevgilerimi gönderiyorum. 
Diyeceğim o ki siz de bir ara dışarı çıkalım, yemeğe gidelim derseniz buraya bir gidin. Kulaklarım iyi tarafından çınlayacak eminim..

Kalın sağlıcakla,

M.




28 Eylül 2013 Cumartesi

EYLÜL'Ü UĞURLUYORUM....



Eylül'ü çok severim. İnsanı yazdan yavaş yavaş ayıran ama bir yandan da sevimsiz kışa hazırlayan bir hali var. Sakin ve dingin tavrıyla bana her zaman huzur verir.Ve bütün güzel şeyler Eylül'de olurmuş gibi hissederim. Aşık olabilir,  kararlar alabilir, kötü şeyleri unutabilir, gezebilir, öğrenebilir ya da okuyabilirsin...Sanki Eylül, insanı bütün bunları yapması için çağırır! Bütün ayların içinde ayrı bir yeri olduğunu hissettirir.


Her yere eşittir, taraf tutmaz Eylül. İhtiyacı olan herkese, ihtiyacı kadar yakındır. Güneşle muazzam bir dostluğu vardır. Güneş 23 Eylül'de ışınlarını dik bir şekilde yansıtırken ekvatora, dünyanın her yerinde gece ve gündüz eşitlenir. Ve sevgili güneş bunu, beni doğrularcasına Eylül'de yapar. Tek sahibi değildir elbette bu eşitliğin Eylülcük, Martla birlikte göğüslerler ekinoksu. Ama yine de Eylül'de bir başka eşitlenir kabul edin...
Peki ya İzmir'in kurtuluşu ve bu ayda kurtarılan diğer şehirler. Bunlar da mı tesadüf sanırsınız ?
Dünyanın en manidar gününün yine Eylül'de olması da tesadüf değildir. "21 Eylül Dünya Barış Günü" Dünyanın, insanların, hayvanların, doğanın ve benim gezegenim dahil bütün gezegenlerin ihtiyacı olan en önemli hâl; BARIŞ, yine bugün hatırlatılmaktadır insanoğluna, sanki diğer zamanlar hiç ihtiyacı yokmuş gibi...

Tesadüf sandıklarımız bir kenarda dursun, biliyor musunuz ben Eylül'de hiç aşık olmadım , kötü zamanları unuttuğum olmuştur, güzel kitaplar okuduğum ya da gezdiğim zamanlar,  ama bu güzel ayla o güzel duyguyu henüz birleştiremedim. Ama belli mi olur şuan için ömrümün bütün Eylülleri müsait görünüyor...

Tamam tamam biliyorum hüznü iyice yerleşmeden uğurlamaları kısa tutmalı, içim buruk haliyle, bunca güzel şeye ev sahipliği yapan 2013 Eylül'ünü uğurluyorum.Yine bu Eylül'de yeryüzüne bir çizik atıp giden Tuncel Kurtiz'i uğurluyorum ve daha önceki Eylüller de giden bütün güzel insanları...

Kavuşunca meşk kavuşamayınca aşk olur derler. Bir daha ki Eylül'e kadar o'na aşkla bağlı kalacağıma söz veriyorum. Ta ki meşk olana kadar...

Hoşçakal Eylül!

M.

24 Eylül 2013 Salı

GİTMEK...

Gitmek, hem kelimesinde hem de eyleminde bir çok mesajı olan bir hareket. Gitmek çoğu kez bir duruş, bazen tükenmişlik,bazen  mecburiyet, bazen görev, bazen alışkanlık... Gitmek aslında konuşan bir eylem. Ve her gidiş sesli bir dokunuş...
Bu heyecanı içinde saklı eylem, benim en sevdiğim. Sebebi ne olursa olsun gitmekten hoşlanırım ben. Gittiğim her yerin beni farklı yerlere çıkaracağını düşündüğümden mi  yoksa gezmeyi sevdiğimden mi bilmiyorum ama seviyorum bu eylemi. Hayatıma anlam katıyor, mutlu ediyor, ağlatıyor, bana aynı anda bir çok duyguyu yaşatıyor. Sadece bu yüzden bile sevebilirim bu güzelliği.
25 yıllık hayatımda kaç kere gittiğimi hatırlamıyorum. Belki bir elin parmaklarını geçmez. Ama ben güzel giderim, hakkını veririm bu eylemin. Arada arkama da bakarım ama bu dönmeyi düşündüğümden değil arkamda bıraktıklarımı çok sevdiğimden. Çünkü benim gezegenin ilk şartı buydu hatırladınız mı? Bırakmayı da düşünmüyorum bunu da belirteyim. Yani elim ayağım tutana kadar bol bol gideceğim. Nereye olduğunu gittikçe öğreneceğim ben de sizinle birlikte.
Tüm bunlar bir yana bu anlam yüklü eylem hayatımızın tabanına da yayılmıştır aslında. Bu kadar duygu dolu anlamlar yüklemesekte, gitmekten hoşlanmasak da her gün gittiğimizin farkında mısınız? Okula, işe, bakkala, kütüphaneye, direnişe, bankaya her yere... Öyle de sıradandır işte bu eylem, mütevazıdır...
Şu sıralar gitmeyi düşünüyorum ben de, düşündüğümden beri de şu eylemi bir kağıda dökeyim, neymiş bu hem hokkalı hem alçak gönüllü eylem herkesle paylaşayım diyordum , kısmet bu gezegeneymiş.
Bir de hem ağlarım hem giderim var ama o konuya burada girmeyeceğim merak etmeyin :)
Hadi şimdilik kaçtım ben (GİTTİM).


M.

Hamiş: Can Yücel'i pek severim ben buraya onun "Gitmek" şiirinden bir dörtlük iliştireyim istedim.
 "Ben her bahar aşık olmam ama,
  Her bahar gitmek isterim,
  Gittiğim olmadı hiç.
  Ama olsun... İstemek de güzel."