Hava pek güzel bugün. Bir kaç gündür damlayan yağmurlar geri çekildiler bulutlarına. Ama balkanlardan gelen hafif eserekli rüzgarlar yer yer kendini göstermekte. Güneş ise olanca güzel vücudunu sergilemekte tepemizde.
Ben de kahve yaptım şimdi kendime. Serildim masaya, düşünüyorum acaba ne yazsam diye? Şuan sadece hava durumunu aktarabildim. Çünkü aklım hep havalarda benim. Hiç yere basamıyorum, ondan mütevellit herhalde, yazıverdim bir anda hava raporunu. Ama gayrı ayaklarım yere değse fena olmazmış gibi hissediyorum. Yerleşik bir hayat, evcil bir yaşam, marullu bir bahçe, kedili bir oda, bisikletli bir hayat hayali kurmuyor değilim. Hafta sonları dostlarla dolup taşacak yemek masaları, sabahları hiç bitmeyecekmiş gibi edilecek kahvaltılar da hayal heybemi doldurup taşırıyor. Biraz yerleşik, biraz sakin, ama bir o kadar hareketli bir hayatın hayalini kuruyorum artık. Bu hayallerin büyümekle bir ilgisi var mı emin değilim ama az biraz büyümüş hissediyorum kendimi.
Küçükken hesap makinesiyle hesap yapardım; ben 15 olduğumda annem şu yaşında olacak, abim bu yaşa gelecek, sonra ben 20 olduğumda, sonra ben 25 olduğumda, sonra... Ve hiç hesapladığım yaşlara gelmeyeceğim sanırdım. Çok uzaktı bana 20 olmak, 25 olmak.. Artık hesap yapmıyorum. Çünkü artık biraz daha hızlı akıyor zaman benim için ve kimse büyümesin istiyorum. Bazen gözümü kapatıp üç yıl sonra 30 yaşında olacağım geliyor aklıma. Anlamsız bir panik haline geçiyorum. Sonra kendi kendime sakinleştiriyorum kendimi. "Korkma Müge! Mevzu kaç yaşında olacağın değil. Ne hissettiğin, neler yaşadığın ve neler yaşayacağın. Her şey için zamanın var. Panik olacak bir durum yok. Hayatında her şey gayet de yolunda. Anı yaşa tadını çıkar.. vs vs..." Sakinledikten sonra bir kahve daha yapıyorum kendime. Ohhh diyorum. Mis gibi hayat, sen şimdi yirmi yedinin tadını çıkar. Boşver otuzu otuz düşünsün. Sen sabahlarına iyi bak.
Çünkü sabahlar çok mühim. Sabahları olabildiğince erken kalkmaya, "Sanatçının Yolunda" olduğu üzere sabah sayfalarımı yazmaya, ardından kısa bir meditasyon ve sabah sporu yapmaya ve son olarak kahvaltı etmeye özen gösteriyorum. Bir süredir her günüm böyle başlıyor. Yukarıda hayalini kurduğum her şeyi içimden geçiriyorum her sabah. Gözümün önünden akıyor hepsi, renk renk, şekil şekil... Çok uzakta değilmiş gibiler. Bir de bugüne kadar hayalini kurduğum bir çok şeyi yaptığımı görünce içimin renkleri coşuyor. Hal böyle olunca yaş baş da kalmıyor zihinde ve sarılıyorum sabahlarıma.
Ve tüm bunları yazarken ben, tam sol tarafımda masanın üzerinde Aybalam'ın bana yaptığı el yapımı ayracı görüyorum. Evcil hayat, yerleşik düzen derken bunu görmek sadece tesadüf olmamalı diye düşünüyorum.
Ağaçlar arasında 7 ev var. Ve şöyle yazmış:
"7 renk, 7 hane, 7 dünya bir güneşin altında,
Hep AŞK'la...
Hep yanyana...
Hep sevdiğin, hep sevildiğin yerde OL..."
İçimin gülleri açıyor tabak tabak, okuyunca. Sevdiğim, sevildiğim yer evim olur benim. Olur dimi. Olur bence.. Du bakiim...
Gözümü kapatıp baktım, oluyor!
Neyse pişedursun yazdıklarım.
Ben meteorolojiden aldığımız son bilgileri aktarayım:
Bu hafta çoğunlukla güneşliymiş hava. Güneş takıp takıştırıp çıkacakmış gök podyumuna. 22 dereceye kadar yükselecekmiş sıcaklık. Çünkü eriklerin güneşe ihtiyacı varmış. Ama perşembe cuma mavi yağmurlar bekleniyormuş. Balkanlardan tam da portakal mevsimi bitmek üzereyken portakal kabuğu reçeli kokuları gelecekmiş. Bu koku tüm dünyayı etkisi altına alacakmış.
Bir de esen kalacakmışız,
M.
18 Mayıs 2015 Pazartesi
4 Mayıs 2015 Pazartesi
Biraz Biraz
Kaç gün oldu sayamadım derken, gözüm telefonun tarih göstergesine ilişiverdi. Bir ay üç gün bilmem kaç saat olmuş ben buraya, geleli, varalı, konalı; oradan ayrılalı, göçeli, gideli... Ne kadar küçük ve komik bir zaman dilimi olduğunun ve bu komik zaman diliminin ne kadar hızlı geçtiğinin farkında olmama rağmen diğer varmalarımdan, gitmelerimden, konmalarımdan, göçmelerimden farklı hissediyorum.
Biraz özlemiş, biraz yalnız, biraz kalabalık, biraz hızlı, biraz gürültülü, biraz sarhoş, biraz uzak, biraz sessiz, biraz dolu, biraz anlamsız, biraz anlamlı, biraz kırgın biraz biraz... Her şeyden biraz biraz işte. Çok acıktığımda gittiğim lokantada her şeyden biraz ister gibiyim. "Şefiiim biraz közlenmiş getiriver, biraz da yoğurtludan. Aman haa haydariyi unutma..." Hepsine rağmen ilk gelen mezeyi ekmekle sıyırıp doyacağım biliyorum. Yani anlayacağınız özlemeye doyacağım sanırım burada kalacağım süre boyunca. İlk geleni biraz biraz hepsine batırıp, özlemekle diplerini sıyıracağım gibi gözüküyor.
Neyse, tabaklar masaya birer birer geliyor, durduracak değilim gelsinler. Getiir şefim, getir sen, donat masayı şöyle güzelce..!
Masa donanadursun, en son çingenelerin zamanında kalmıştım. Kaldığım yerden devam edeyim. Romanya pek güzel bir ülke, yinelemek isterim. Yeşili bol, evleri şipşirin, kasabası çok, insanı güleç gerçekten sevimli bir ülke. Bu ay içinde, çok fazla seyahat etme imkanım da oldu. Çok fazla tren yolculuğu yaptım. Şimdi hesapladım da neredeyse doksan iki saat tren yolculuğu yapmışım parça parça. Henüz hatırı sayılır olmasa da güzel şehirler gördüm. Ve çok fazla ülkeden birbirinden güzel insanla tanıştım. Evet duygular biraz biraz akarken fazla fazla güzel şeyler de olmuyor değildi.
Güzel şeyler de oladursun yurt dışında bir süre kalacak olmanın benim için en büyük sıkıntısı da bir anda bir çok yabancı dile maruz kalmakmış, bunu deneyimliyorum. Gerçi Romence ninni gibi gelmeye başladı artık. Pazara gittiğimde pazarcı teyzelerle tiyatro yapıyoruz. Artık vücut diliyle bir çok sebzeyi anlatabiliyor olabilirim :)
Ama ingilizceye yapışmış "anlıyorum ama konuşamıyorum" ifadesi, üzerime bir çığ gibi düşüverdi. İlk haftalar beynimden yanık kokuları geliyor sandım. Anlamaya, kendimi ifade etmeye çalışmak, yer yer anlaşılamamak oldukça yorucu. Günden güne daha iyi hissettiğim bir gerçek. Kendime zamanımın olduğunu hatırlatıp duruyorum sürekli. Aksi halde kendimi saldırır halde buluyorum kendime. Ki bu hepsinden yorucu! Evet vaktim var!
Ev arkadaşlarımın biri İtalyan diğeri İspanyol. Ara ara İspanyol ve İtalyan ezgileri de hoşça sıyırıp geçiyor zihnimi. Diller havuzunda kıyıdan kıyıdan yüzüyorum sanırım.
Romanya cephesinde bunlar olurken pek tabii yine şükretmekten alamıyorum kendimi. Biraz biraz her duygunun tadına bakabildiğim için, hayatımda özleyecek bir sürü "Can" olduğu için, tüm bunların farkında olduğum için...
Tam daha yazacak bir şeyim kalmadı galiba diyordum ki Turgut Uyar'ın "Palyaço"su oturdu yanıma.
"...biraz birazdım her şeyden
dün biraz sinirlenmiştim mesela
yarın bir kadını seveceğim biraz
biraz biraz kör oldum bugünlerde
ama rakı kadehlerini boşaltmayın
eksilmesin hiçbir şey
hiçbir şeyden dahi olsa
kalsın biraz. ..."
Sevgiyle kalın,
M.
Not: Bu yazıyı yazarken hep bunu dinledim. Biraz biraz yavaşladım. Okumanız bitince dinlemek isterseniz fıt fıt yaparsınız.
Biraz özlemiş, biraz yalnız, biraz kalabalık, biraz hızlı, biraz gürültülü, biraz sarhoş, biraz uzak, biraz sessiz, biraz dolu, biraz anlamsız, biraz anlamlı, biraz kırgın biraz biraz... Her şeyden biraz biraz işte. Çok acıktığımda gittiğim lokantada her şeyden biraz ister gibiyim. "Şefiiim biraz közlenmiş getiriver, biraz da yoğurtludan. Aman haa haydariyi unutma..." Hepsine rağmen ilk gelen mezeyi ekmekle sıyırıp doyacağım biliyorum. Yani anlayacağınız özlemeye doyacağım sanırım burada kalacağım süre boyunca. İlk geleni biraz biraz hepsine batırıp, özlemekle diplerini sıyıracağım gibi gözüküyor.
Neyse, tabaklar masaya birer birer geliyor, durduracak değilim gelsinler. Getiir şefim, getir sen, donat masayı şöyle güzelce..!
Masa donanadursun, en son çingenelerin zamanında kalmıştım. Kaldığım yerden devam edeyim. Romanya pek güzel bir ülke, yinelemek isterim. Yeşili bol, evleri şipşirin, kasabası çok, insanı güleç gerçekten sevimli bir ülke. Bu ay içinde, çok fazla seyahat etme imkanım da oldu. Çok fazla tren yolculuğu yaptım. Şimdi hesapladım da neredeyse doksan iki saat tren yolculuğu yapmışım parça parça. Henüz hatırı sayılır olmasa da güzel şehirler gördüm. Ve çok fazla ülkeden birbirinden güzel insanla tanıştım. Evet duygular biraz biraz akarken fazla fazla güzel şeyler de olmuyor değildi.
Güzel şeyler de oladursun yurt dışında bir süre kalacak olmanın benim için en büyük sıkıntısı da bir anda bir çok yabancı dile maruz kalmakmış, bunu deneyimliyorum. Gerçi Romence ninni gibi gelmeye başladı artık. Pazara gittiğimde pazarcı teyzelerle tiyatro yapıyoruz. Artık vücut diliyle bir çok sebzeyi anlatabiliyor olabilirim :)
Ama ingilizceye yapışmış "anlıyorum ama konuşamıyorum" ifadesi, üzerime bir çığ gibi düşüverdi. İlk haftalar beynimden yanık kokuları geliyor sandım. Anlamaya, kendimi ifade etmeye çalışmak, yer yer anlaşılamamak oldukça yorucu. Günden güne daha iyi hissettiğim bir gerçek. Kendime zamanımın olduğunu hatırlatıp duruyorum sürekli. Aksi halde kendimi saldırır halde buluyorum kendime. Ki bu hepsinden yorucu! Evet vaktim var!
Ev arkadaşlarımın biri İtalyan diğeri İspanyol. Ara ara İspanyol ve İtalyan ezgileri de hoşça sıyırıp geçiyor zihnimi. Diller havuzunda kıyıdan kıyıdan yüzüyorum sanırım.
Romanya cephesinde bunlar olurken pek tabii yine şükretmekten alamıyorum kendimi. Biraz biraz her duygunun tadına bakabildiğim için, hayatımda özleyecek bir sürü "Can" olduğu için, tüm bunların farkında olduğum için...
Tam daha yazacak bir şeyim kalmadı galiba diyordum ki Turgut Uyar'ın "Palyaço"su oturdu yanıma.
"...biraz birazdım her şeyden
dün biraz sinirlenmiştim mesela
yarın bir kadını seveceğim biraz
biraz biraz kör oldum bugünlerde
ama rakı kadehlerini boşaltmayın
eksilmesin hiçbir şey
hiçbir şeyden dahi olsa
kalsın biraz. ..."
Sevgiyle kalın,
M.
Not: Bu yazıyı yazarken hep bunu dinledim. Biraz biraz yavaşladım. Okumanız bitince dinlemek isterseniz fıt fıt yaparsınız.
8 Nisan 2015 Çarşamba
ÇİNGENELER ZAMANI
Başım dönüyor... Yer yer mutluluktan yer yer aşktan yer yer şaşkınlıktan... Ama çok tatlı bir dönüş. Ne son hızla giden bir arabanın tekeri gibi hızlı ne de bir kedinin mırıltısı gibi yavaş. Sema ediyor sanki başım gökte. Öyle hoş, öyle anlamlı bir dönüş. Kalbim ayaklarının üzerinde durmakta zorlanıyor ama o da sema etmekte başımla bir. Başımla kalbim birlik olmuşlar sarhoş ediyorlar beni...
Niyet ettiğim ne varsa gerçek oluyor şu sıra. Ve ben sanki alışveriş listesine tik atar gibi, olan niyetlerimin karşısına kalp koyuyorum. Çünkü hepsi sırayla oluyor. Ve ben sevinirken her birine, şaşırmadan da edemiyorum. Bir de böyle zamanlarda Tanrı sadece benimle ilgileniyormuş gibi hissediyorum. Sanki melekleriyle oturmuş benim için plan yapıyor. Sadece hayal ettiklerimi değil başıma gelen her şeyi tarafıma sunulmuş küçüklü büyüklü hediye paketleri olarak görüyorum. Sonucunda ben de yapabildiğim tek şeyi yapıyorum: Şükür..!
Bu arada, başıma gelen her şeyin bir sebebi olduğuna artık sonuna kadar inanıyorum. Öyle ki bazen oturup sebeplerimi sevesim geliyor. Evet ben şuan Romanya'dayım ve burası beni başka bir yere götürecek biliyorum. Burada tanıştığım her insan beni bir yere taşıyor. Ve ben, başıma gelenleri böyle düşündüğümde içime ılık bir rüzgar esiyor.
Şimdi o ılık rüzgarlar içimi serinletedursun bir hafta önce gezegenimi de yanıma alıp geldiğim Romanya'dan bahsetmek istiyorum. Şuan Romanya'nın Bihor ilinin merkezi olan Oradea'dayım. Bir hafta oldu geleli. Burası 200 bin nüfuslu küçük bir ilçe. Macaristan'a 70 km uzaklıkta, şirin bir yer.
İstanbul'dan bindiğimiz uçak bizi Bükreş'e bıraktıktan sonra on üç saat sürecek tren yolculuğunu bekledik. O sırada kısa da olsa Bükreş'i gezebilme imkanım oldu. Ve saatlerimiz akşam 6.30'u gösterdiğinde daha önce hiç yapmadığım bir yolculuk başlamak üzereydi. Bugüne kadar hiç yataklı trene binmemiştim. Bu yüzden çok heyecanlıydım. Fakat neredeyse beş metrekarelik bir kuşette altı kişi yatacağımızı görünce içimden şöyle geçirdim: "Şahane! İlk yataklı tren yolculuğumda karbondioksitten öleceğim. Hoşçakal anne, seni seviyorum babacım.." :)
Neyse ki sandığım gibi olmadı. Sizden tatlı olmasın pek tatlı bir kadınla tanıştık. İlk bir iki saat nasıl geçti anlamadım sohbetten. Sonra biraz uzanayım bari dedim ki sabah olmuş gelmişiz. (Bu huyumu çok seviyorum. Taşa uzansam orada bile uyuyabiliyorum :)
Evet yedi ayımın geçeceği şehirdeydim artık. Bir kaç tanışma, bilgi vs derken odama da yerleştim. Ama yine de ara ara gözlerimi kapatıp nerede olduğumu düşünüyorum. Çok değişik bir hismiş başka ülkede uzun süre kalacak olmak.
Bir de şey, sanırım uzun süreli göçebelikten sonra çok şirin bir evim oldu :) Önü ferah, girişi yeşillikli, kilise manzaralı bir ev. Ve akşam güneşi alan bir odam var. Evin salonunu oda olarak kullanıyoruz ve ben salonda yaşıyorum ama yine de çok güzel :)
Daha ne olsun! Bir hafta oldu ve her şey yolunda. Her gün en az on yeni şey öğreniyorum. Yetmez mi?
İşte tüm bunlar kendimi şanslı hissetmem için yeterli. Ben şanslıyım dedikçe de daha bir güzelleşiyor her şey. Don Miguel Ruiz'in "Dört Anlaşma" kitabını severek okumuştum ve oradaki dört anlaşmadan biri şuydu "Kullandığın sözcükleri özenle seç." "Çünkü söz büyüdür." Ben de diyorum ki hayal kurarken ve niyet ederken de dikkat edin. Zira gerçekleşmesi an meselesi olabilir.
Buradan yola çıkarak "nasılsa olmaz" diye kurduğum hayallerimi geri indirdim raftan. Üzerlerini sildim ve yeniden düşlemeye başladım. Şu sıralar çok meşgulüm anlayacağınız :)
Belki sizin de tozu alınmayı bekleyen hayalleriniz, niyetleriniz vardır bir yerlerde. Bence şöyle kabaca alıverin tozunu, belki aynı gezegende buluşuruz..
M.
Daha ne olsun! Bir hafta oldu ve her şey yolunda. Her gün en az on yeni şey öğreniyorum. Yetmez mi?
İşte tüm bunlar kendimi şanslı hissetmem için yeterli. Ben şanslıyım dedikçe de daha bir güzelleşiyor her şey. Don Miguel Ruiz'in "Dört Anlaşma" kitabını severek okumuştum ve oradaki dört anlaşmadan biri şuydu "Kullandığın sözcükleri özenle seç." "Çünkü söz büyüdür." Ben de diyorum ki hayal kurarken ve niyet ederken de dikkat edin. Zira gerçekleşmesi an meselesi olabilir.
Buradan yola çıkarak "nasılsa olmaz" diye kurduğum hayallerimi geri indirdim raftan. Üzerlerini sildim ve yeniden düşlemeye başladım. Şu sıralar çok meşgulüm anlayacağınız :)
Belki sizin de tozu alınmayı bekleyen hayalleriniz, niyetleriniz vardır bir yerlerde. Bence şöyle kabaca alıverin tozunu, belki aynı gezegende buluşuruz..
M.
23 Mart 2015 Pazartesi
Bir Filmin Hatırlattıkları
Film izlemeyi pek severim. İşin profesyoneli ya da film eleştirmeni falan değilim ama film izleyip notlar almaya, arkadaşlarıma film önermeye, festivalleri takip etmeye bayılırım. İzlediğim ve etkisinde kaldığım filmleri tekrar izlemeyi de severim. Gel gelelim geceleri pek film izleyemem. Aslında ben isterim de göz kapaklarıma yenik düşerim. Gece izlemeye başlayıp da tamamladığım film sayısı bir elin parmaklarını geçmez sanıyorum. Yine de severim bu huyumu, çünkü tatlı tatlı bükük boyunla uyuması pek keyifli oluyor :)
Bazen istisnalar olmuyor da değil. Bir kaç akşam önce o istisnalardan biriydi. Abimle film izlemek istedik. O Imdb puanlarına göre film ararken, "127 Saat" dediğini duydum. İlk çıktığı zaman izlemiştim ve pek etkilendiğimi hatırladım. Çok zaman almadı. Başlatıverdik tek bir tuşla filmi.
Genç bir dağcı olan Aron bir gün Utah yakınlarında bir kanyona çıkar. Kısa bir yürüyüşün ardından büyük bir kaya parçası kolunu sıkıştırır. Böylece 5 gün boyunca sürecek yaşam mücadelesi başlar. Aron bu 5 günlük sürede sürekli çocukluğunu, sevgilisini, ailesini ve düşmeden az önce karşılaştığı iki kızı hatırlar. 127 saat boyunca sıkışıp kalma halinin yanında içsel sorunlarıyla karşılaşmak zorunda kalır. Ve sonunda cesaretiyle birlikte kendisini metrelerce derinlikteki bu beladan kurtarmaya yarayacak tüm yönleriyle yüzleşir. Genç adam öleceği ihtimalini de hep düşünerek kamerasına kayıtlar alır. Ailesine, sevgilisine söylemek istediği her şeyi söyler. Tükendiği bir noktada ise şunlar geçer zihninden:
"Bunları ben seçtim. Bu kaya hayatım boyunca beni bekliyormuş.Varoluşundan beri, daha bir meteorken, milyarlarca yıl önce uzayda buraya düşmeyi bekliyormuş. Tam buraya. Hayatım boyunca buraya sürüklenmişim. Doğduğum an, aldığım her nefes, yaptığım her şey beni buraya, evrendeki bu çatlağa sürüklemiş."
O kaya oraya düşmek için bu adamı bekledi! Milyarlarca olasılıktan sadece Aron'ın koluna düşme olasılığı gerçekleşmişti. Ve bu, Aron'ın tercihiydi.
Sonra bu genç dağcıyı bir kenara koydum, beni bekleyen şeyleri düşündüm. Kendi seçimlerimi, seçimlerimin beni nelerle karşılaştırdığını ve karşılaştıracağını. O 'kaya' her şey olabilirdi. Belki bir bebek, belki bir şehir, belki bir iş, belki bir sevgili, belki bir dost, kitap, kedi, gök taşı her şey ama her şey...
Doğduğum andan itibaren bir yerlere, bir şeylere sürükleniyorum ben de. Gezegenin bir çok noktasında benim için hazırlanmış olasılıklara koşuyorum. Ve hepsi benim tercihim.
Her şeyin bir sebebi olduğuna ve her sebepte bir hayır olduğuna daha çok inanıyorum artık. O kanyonda tam da orada Aron, başına gelebilecek en iyi olasılığı yaşamıştı!
Koştuğum binlerce olasılığın, bana ve yaşadığım gezegene hayır getireceğine inanmayı seçiyorum. Buna inanmak da benim tercihim. Kim bilir bu tercih bile nereye sürüklüyor beni...
Bütün tercihlerimle kabul ediyorum kendimi. Yaşadığım her şeyin, hayatıma giren herkesin benim için en iyisi olduğuna inanıyorum.
Evet sen de şuan bu yazıyı okumayı tercih ettin. Yapabileceğin binlerce başka şey varken bu yazıyı okumayı seçtin. Dilerim bu seçimin hayatının bir yerlerinde en iyi olasılığı yaşatır sana.
Esen kalın,
M.
Bazen istisnalar olmuyor da değil. Bir kaç akşam önce o istisnalardan biriydi. Abimle film izlemek istedik. O Imdb puanlarına göre film ararken, "127 Saat" dediğini duydum. İlk çıktığı zaman izlemiştim ve pek etkilendiğimi hatırladım. Çok zaman almadı. Başlatıverdik tek bir tuşla filmi.
Genç bir dağcı olan Aron bir gün Utah yakınlarında bir kanyona çıkar. Kısa bir yürüyüşün ardından büyük bir kaya parçası kolunu sıkıştırır. Böylece 5 gün boyunca sürecek yaşam mücadelesi başlar. Aron bu 5 günlük sürede sürekli çocukluğunu, sevgilisini, ailesini ve düşmeden az önce karşılaştığı iki kızı hatırlar. 127 saat boyunca sıkışıp kalma halinin yanında içsel sorunlarıyla karşılaşmak zorunda kalır. Ve sonunda cesaretiyle birlikte kendisini metrelerce derinlikteki bu beladan kurtarmaya yarayacak tüm yönleriyle yüzleşir. Genç adam öleceği ihtimalini de hep düşünerek kamerasına kayıtlar alır. Ailesine, sevgilisine söylemek istediği her şeyi söyler. Tükendiği bir noktada ise şunlar geçer zihninden:
"Bunları ben seçtim. Bu kaya hayatım boyunca beni bekliyormuş.Varoluşundan beri, daha bir meteorken, milyarlarca yıl önce uzayda buraya düşmeyi bekliyormuş. Tam buraya. Hayatım boyunca buraya sürüklenmişim. Doğduğum an, aldığım her nefes, yaptığım her şey beni buraya, evrendeki bu çatlağa sürüklemiş."
O kaya oraya düşmek için bu adamı bekledi! Milyarlarca olasılıktan sadece Aron'ın koluna düşme olasılığı gerçekleşmişti. Ve bu, Aron'ın tercihiydi.
Sonra bu genç dağcıyı bir kenara koydum, beni bekleyen şeyleri düşündüm. Kendi seçimlerimi, seçimlerimin beni nelerle karşılaştırdığını ve karşılaştıracağını. O 'kaya' her şey olabilirdi. Belki bir bebek, belki bir şehir, belki bir iş, belki bir sevgili, belki bir dost, kitap, kedi, gök taşı her şey ama her şey...
Doğduğum andan itibaren bir yerlere, bir şeylere sürükleniyorum ben de. Gezegenin bir çok noktasında benim için hazırlanmış olasılıklara koşuyorum. Ve hepsi benim tercihim.
Her şeyin bir sebebi olduğuna ve her sebepte bir hayır olduğuna daha çok inanıyorum artık. O kanyonda tam da orada Aron, başına gelebilecek en iyi olasılığı yaşamıştı!
Koştuğum binlerce olasılığın, bana ve yaşadığım gezegene hayır getireceğine inanmayı seçiyorum. Buna inanmak da benim tercihim. Kim bilir bu tercih bile nereye sürüklüyor beni...
Bütün tercihlerimle kabul ediyorum kendimi. Yaşadığım her şeyin, hayatıma giren herkesin benim için en iyisi olduğuna inanıyorum.
Evet sen de şuan bu yazıyı okumayı tercih ettin. Yapabileceğin binlerce başka şey varken bu yazıyı okumayı seçtin. Dilerim bu seçimin hayatının bir yerlerinde en iyi olasılığı yaşatır sana.
Esen kalın,
M.
17 Mart 2015 Salı
Yok ben kalmayayım, evden beklerler...
"Kaçmak değil gitmek istiyorum." diyordu manifestonun tam da orta yerinde. Sanki gözüme girmek ister gibi kocaman yazılmıştı. Okur okumaz hahh dedim işte bu doğru cümle! Benim kaçacak bir şeyim yok ki! Ben de gitmeyi seviyorum birçokları gibi. Gitmek benim için kalmak... Gittiğim her yerde kalıyorum ve kaldığım her yerden gidiyorum. Ne derdim var benim bu gitmeliklerle bilmiyorum, ama iyi ki var demeden de edemiyorum.
Ve evet girizgahları sevdiğim doğru, yoksa şimdi yazacaklarımla bu yazdıklarımın hiç bir bağlantısı yok.
Ya da var! Bilemedim...En iyisi devam edeyim.
Bir süredir işsizdim, bilenler bilir. İşsizliği iliklerine kadar kullandım(yorum). Kendimle baş başa kalmalar, saatsiz zamanlar, sabahı akşama bağlayan kahvaltılar, gezmeler, tozmalar falan derken yedi ayı mis gibi yidim. Bu süre içinde uzun süredir yer almak istediğim Avrupa Gönüllü Hizmeti (AGH) projelerine de başvurular yaptım. O kadar çok başvuru yaptım ki bir zaman sonra saymayı bıraktım. Ve çok karlı bir İstanbul gecesinde günlüğüme şöyle aktardım duygularımı "artık umudumu kaybettim!".
Ve müjde!!!! Umut kaybedilmeye yine gelemedi! Yazdığımın üzerinden 24 saat geçmemişti ki başvurduğum bir kuruluş tarafından arandım.Çarpık ingilizcemle geliyom gidiyom derken anlaşıverdik. O gece Ezgimle amaçsızca açtığımız şarabın da nereye içileceği belli oldu tabii. Ben, Ezgi, kedi ve şarap oturup mutlu olduk halime.
Vizeydi, biletti, evdi derken onlar da fıtfıt halloldu. Eee bana da gitmek kalıyor bu durumda. Yakın bir zamanda yedi sekiz aylığına değişik bir yerlere gideceğim ben. Hem yakın hem uzak bir ülke. Çocuklarla birlikte çalışıyor olacağım. Yeni bir ev, yeni insanlar, başka bir kültür tam da bayıldığım şeyler...
Çok heyecanlı olduğumdan her yere yazmak, herkese söylemek istiyorum. Utanmasam sokaktaki insanları çevirip "Biliyor musunuz ben gidiyorum." diyeceğim :)
Başka da bir şey yok işte hepsi bu!
Nereye mi gideceğim? Onu bilerek söylemek istemedim. Gidince ben, hep birlikte görürüz. Sadece bayatlamış bir gizemlilik yaratmak istiyorum :)
Ama dilerseniz yorum olarak aklınıza ilk gelen ülkeyi yazabilirsiniz. Belki bana niyet size kısmet olur :)
Esen kalın,
M.
Ya da var! Bilemedim...En iyisi devam edeyim.
Bir süredir işsizdim, bilenler bilir. İşsizliği iliklerine kadar kullandım(yorum). Kendimle baş başa kalmalar, saatsiz zamanlar, sabahı akşama bağlayan kahvaltılar, gezmeler, tozmalar falan derken yedi ayı mis gibi yidim. Bu süre içinde uzun süredir yer almak istediğim Avrupa Gönüllü Hizmeti (AGH) projelerine de başvurular yaptım. O kadar çok başvuru yaptım ki bir zaman sonra saymayı bıraktım. Ve çok karlı bir İstanbul gecesinde günlüğüme şöyle aktardım duygularımı "artık umudumu kaybettim!".
Ve müjde!!!! Umut kaybedilmeye yine gelemedi! Yazdığımın üzerinden 24 saat geçmemişti ki başvurduğum bir kuruluş tarafından arandım.Çarpık ingilizcemle geliyom gidiyom derken anlaşıverdik. O gece Ezgimle amaçsızca açtığımız şarabın da nereye içileceği belli oldu tabii. Ben, Ezgi, kedi ve şarap oturup mutlu olduk halime.
Vizeydi, biletti, evdi derken onlar da fıtfıt halloldu. Eee bana da gitmek kalıyor bu durumda. Yakın bir zamanda yedi sekiz aylığına değişik bir yerlere gideceğim ben. Hem yakın hem uzak bir ülke. Çocuklarla birlikte çalışıyor olacağım. Yeni bir ev, yeni insanlar, başka bir kültür tam da bayıldığım şeyler...
Çok heyecanlı olduğumdan her yere yazmak, herkese söylemek istiyorum. Utanmasam sokaktaki insanları çevirip "Biliyor musunuz ben gidiyorum." diyeceğim :)
Başka da bir şey yok işte hepsi bu!
Nereye mi gideceğim? Onu bilerek söylemek istemedim. Gidince ben, hep birlikte görürüz. Sadece bayatlamış bir gizemlilik yaratmak istiyorum :)
Ama dilerseniz yorum olarak aklınıza ilk gelen ülkeyi yazabilirsiniz. Belki bana niyet size kısmet olur :)
Esen kalın,
M.
5 Şubat 2015 Perşembe
KALP GÖSTERGESİ
Masada üç beş kitap vardı. Baş ucu lambasının da bulunduğu küçük kare masada... Her gece yatmadan evirip çeviriyordu hepsini. Bir tanesini bitirmeye niyetliyse de, henüz nihayete erememişti hiç bir kitap. Aynı anda beş kitap okuyabiliyordu O, çünkü hepsi için vakti vardı.
Onun sevmek, çalışmak, gitmek, gelmek, gezmek, öpmek ve yapmak isteyeceği şeyler için zamana ihtiyacı yoktu. O, kalbindeki göstergeyi esas alıyordu. Çok dışlanıyor, tutunamıyor, ama onun için doğru olanı yaşıyordu.
Çor yorgundu o gün, yatağına uzandı ve sonunu en çok merak ettiği kitabı aldı eline. "İki kişinin buluşması, iki kimyasal maddenin teması gibidir: Eğer herhangi bir reaksiyon varsa her ikisi de dönüşür." diyordu kitabın da alıntı yaptığı bir köşede. Çok severdi alıntılara kendinden bir şeyler eklemeyi küçüklüğünden beri, buna da dayanamadı ve ekledi:
Ve bu dönüşüm, zamanın dışında bir yerde gerçekleşir. Süresi, güneşin doğuşu kadar uzun ya da yağmurun yüzüne inmesi kadar kısa sürebilir. Ama saatlere sığdırılamazdı!
Göz kapakları ışığı almaz oldu. Küçük kare masanın üzerinde duran baş ucu lambasına uzandı eli. Kapatıverdi.
M.
Vakti vardı evet, ama vakit ne demekti onun için ? Hiç saat takmazdı koluna, telefonun bile saat göstergesini kaldırmıştı ve sadece küçük tik taklı saatin sesini duymamak için gitmezdi ninesini ziyarete. İlkokuldayken öğretmeni bir anda soruvermişti. "Söyle bakalım bir yılda kaç gün var?" Günleri de pek sevmezdi ama söyleyebiliyordu. "365 gün öğretmenim." "Eksik söyledin evladım."
Saat kaçta doğduğunu, babasının kaçta öldüğünü, ilk sevgilisiyle kaçta öpüştüğünü, Beşiktaş vapurunun kaçta kalktığını hiç bilmezdi. Ne önemi vardı ki! Vakit denen şey nasıl sığabilirdi üç beş sayının arasına! Aklı almaz alsa da, kalbiyle inanmadığı için düşünmezdi bunu. Haliyle bütün buluşmalarına da ya geç kalırdı ya da erken giderdi. Çok hoşlandığı biri vardı bir ara, onu yağmurun altında saatlerce beklettiği için başlamadan bitmişti ilişkileri.
Sabah 9 akşam 6 işlerinde de hiç bulunmamıştı. Yoksa her gün zamanı görmek zorunda kalırdı. Bu yüzden içindeki yaratıcıyı her geçen gün daha da besler ve evinden tasarımlar yaparak kazanırdı parasını.
Onun sevmek, çalışmak, gitmek, gelmek, gezmek, öpmek ve yapmak isteyeceği şeyler için zamana ihtiyacı yoktu. O, kalbindeki göstergeyi esas alıyordu. Çok dışlanıyor, tutunamıyor, ama onun için doğru olanı yaşıyordu.
Çor yorgundu o gün, yatağına uzandı ve sonunu en çok merak ettiği kitabı aldı eline. "İki kişinin buluşması, iki kimyasal maddenin teması gibidir: Eğer herhangi bir reaksiyon varsa her ikisi de dönüşür." diyordu kitabın da alıntı yaptığı bir köşede. Çok severdi alıntılara kendinden bir şeyler eklemeyi küçüklüğünden beri, buna da dayanamadı ve ekledi:
Ve bu dönüşüm, zamanın dışında bir yerde gerçekleşir. Süresi, güneşin doğuşu kadar uzun ya da yağmurun yüzüne inmesi kadar kısa sürebilir. Ama saatlere sığdırılamazdı!
Göz kapakları ışığı almaz oldu. Küçük kare masanın üzerinde duran baş ucu lambasına uzandı eli. Kapatıverdi.
M.
3 Şubat 2015 Salı
ON İKİ KARDEŞİN HİKAYESİ
Eylül'ü uğurlamıştım bir keresinde. Yazmıştım da uğurlama hikayesini. Hepsinin hikayesini yazmadım ama Kasım'ı, Ekim'i de uğurlamışlığım var. Nedir benim bu aylarla alıp veremediğim bilmiyorum ki... Ama ayların zihnimde çeşitli şekillerde tezahür ettikleri bir gerçek.Şubat bana hep 12 çocuklu bir ailenin tekne kazıntısı gibi gelir mesela. Sanırım bu geliş, basit bir algıyla onun diğerlerinden daha az güne sahip olmasıyla ilgili. Şubat'ın 1'i oldumuydu ben hemen dürerim Şubat'ın defterini. Sanki Şubat'ta önemli bir şey yaşayamayacakmışım gibi hissederim. 14 Şubat falan da hiç gözümde olmadığından kutlayacak bir şey de bulamam. Ama 1990 yılının Şubat ayında Yılmaz Güney'in Umut filmi İstanbul'da gösterime girmiştir. Hiç sevmeyecek olsam bile bu haylaz sevimli tekne kazıntısını sadece bu yüzden sevebilirim.
Mart bu ailenin sert ve asi erkek çocuğu. Bir türlü kontrol edilemeyen, öğretmenlerinden sürekli şikayet gelen yaramaz ilkokul çocuğu! Kimseyi dinlemeyen özgür bir ruhu var Mart'ın. Ama bu özgürlük hep üşütür çevresini, ailesini. Bir de 1973'ün Mart'ında Aşık Veysel gidevermiş ya bu dünyadan, bu sebepten biraz da gücenikim Mart'a. Mart gelince şöyle geçiririm içimden, büyüse de olgunlaşsa artık şu çocuk! Ama sonuçta sevmek gerek. Olduğu gibi kabul etmek.... Biz seveceğiz ki o güzelleşecek. Güzelleşecek ki ısıtacak içimizi.
Ahhhh Nisan...! Ahu gözlü, beyaz tenli, ilkbaharın genç kızı dilber Ay.. 12 kardeşin en alımlısı... Nisan gelince umut doluyorum ben. Yağmurlar geliyor aklıma. Sevinç yağmurları. Aşık olasım artıyor, aşıksam daha çok seviyorum. Zaten aşık olduğum adam da bu ayda lütfetmiş dünyaya, nasıl sevmem... Nisan deyince bi duruyorum ben, sonra koşuyorum arkama bakmadan.
Mayıs! Ergenlikten yeni çıkmış, bazılarının ablası, bazılarının kardeşi gözlüklü ve akıllı ay. Çok bilmiş bu Mayıs, ailenin en okumuşu. Mayıs, son sınavlarını vermeye hazırlanan, okulu dereceyle bitirecek ve sivilceleri henüz geçmekte olan genç abla. Mayıs gelince içimin ateşleri yanar benim, dilek tutar üzerinden atlarım. Evlat olsa sevilir Mayıs!
Sonra sessiz sessiz ailenin hovarda çocuğu gelir. Haziran! İlkokuldan terk, sanayide çalışan, aileye para getiren ama bir yandan da arkadaşlarıyla akşamları toplanıp kendini dağıtan genç bir delikanlıdır. Haziran gelince dağıtasım gelir benim de. Yaza giriş yapmanın mutluluğuyla bi kadeh şarap ile bir duble rakının arasında sıkışır kalırım. Bir de çiçeğe duran kirazlar meyvelere döner ya...
Temmuz, ev işleriyle ilgilenmeyi seven tam bir ev hanımı adayı. Hamarat mı hamarat, mutfak delisi bir hatun. İçim bayılır benim bu ayda, sıcak bir yandan şehir kalabalığı bir yandan, evde zaman geçirmek isterim. Hamarat sayılmam ama yemek yapar serinlerim. Temmuz tam bir Türk kadını ay pardon Türk ayı.
Ağustos, ailesinin baskısına dayanamayıp yıllar önce evi terk etmiş şimdilerde 30'una basacak kardeşlerin en yakışıklısı. En son Hindistan'dan kart atmıştı. Sonra haber alamadılar. Ağustos'a benzerim diye korkuyorum bazen ben de, ama ben kaçmam kaçarsa aklım kaçar gerisi yalan ağlar.
Eylül! Ailenin akademisyeni. Üniversitede hocalık yapan öğrencilerin en iyi anlaştığı hoca. Çok güzel Eylül. Bakan bir daha bakar! Kardeşi Nisan ondan almış güzelliğini. İncir gibi, kavun gibi, erik gibi... Mevsimindeki meyveler gibi. Geldi mi gitmesin isterim ama gitmezse Kasım nasıl gelecek sonra.
Ekim, üç çocuklu, mühendis, evine sadık tam bir ev erkeği. Kardeşlerin üç numarası. Mandalina, portakal, greyfurt ekşiliğinde suratsız bir ay. Ama zararı yok kimselere. Kendi halinde yaşar ve bize sezdirmeden Kasım'ı getirir, benim en sevdiğim ayı.
Kasım, emekliliğine aylar kalmış, gençliğinden beri gitmenin hayalini kurduğu Datça'dan evini almış ve taşınmayı bekleyen, ailenin en yorgun bilge abisi. Üzerinde kardeşlerinin yükü, kurumuş yaprakların ağırlığı ve narların çokluğuyla mutlu bir yaşlılık hayali kuruyor. Ben öyle seviyorum ki onu. Tanrı bilmiş olacak ki beni de bu ayda bırakmış aranıza. Ama ben aksi gibi pek dinç olurum Kasım'larda. Severim kurumuş yapraklara çıtır çıtır basmayı. Kasım canımdır, kanımdır!
Aralık! Ev hanımı, iki çocuk sahibi, saçını hem ailesine hem kardeşlerine süpürge etmiş çilekeş ay. Üzerinde kar tanelerinden kalan buz parçalarıyla yeni yıla hazırlık yapar. Abladır o, bütün kardeşlerin ablasıdır, annesidir. Geldiğiyle gittiği bir olur. Aralık'da dilekler aralarım ben de yeni yeni. Ne severim onu sevmem. Ama iyi ki var yoksa daha az portakal yemek zorunda kalabilirdim.
Ocak mı? Unutmadım tabii ki! Evin en suskun, en içine kapanık 11 numaralı çocuğu. Sevdiği tek şey futbol oynamak. Okula gitmeyi çok sevmiyor ama dersleri de kötü değil. Kendi halinde, elini küçük tekne kazıntısına uzatıp Şubat'ı bize gönderen, pazı ve kara lahana ayı. Lahanalar aşkına Ocak nasıl geçer hiç anlamam.
Sonra gerisin geri başa döner her şey. On iki dişli bir çark kendi hikayesini yaratır her defasında ve kardeş kardeşe yaşayıp giderler.
Peki ben bunu niye mi yazdım?
Bilmem... Kendimi yazarken buldum, kendi haline bıraktım bunlar çıktı :)
M.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





