17 Mart 2015 Salı

Yok ben kalmayayım, evden beklerler...


Geçen haftalarda bir atölyeye katıldım. Atölye, Sanayi Mahallesi'nde Kolektif House adında harika bir mekanda gerçekleşti. Burada atölyenin saatini beklerken oturduğum masada bir dergiye rastladım. Derginin manifestosu öyle güzeldi ki... Attım hafıza. Şimdi günü geldi ve bu manifestodan bir alıntıyla yazmak, yazdıkça çoğalmak istiyorum.

"Kaçmak değil gitmek istiyorum." diyordu manifestonun tam da orta yerinde. Sanki gözüme girmek ister gibi kocaman yazılmıştı. Okur okumaz hahh dedim işte bu doğru cümle! Benim kaçacak bir şeyim yok ki! Ben de gitmeyi seviyorum birçokları gibi. Gitmek benim için kalmak... Gittiğim her yerde kalıyorum ve kaldığım her yerden gidiyorum. Ne derdim var benim bu gitmeliklerle bilmiyorum, ama iyi ki var demeden de edemiyorum.

Ve evet girizgahları sevdiğim doğru, yoksa şimdi yazacaklarımla bu yazdıklarımın hiç bir bağlantısı yok.

Ya da var! Bilemedim...En iyisi devam edeyim.

Bir süredir işsizdim, bilenler bilir. İşsizliği iliklerine kadar kullandım(yorum). Kendimle baş başa kalmalar, saatsiz zamanlar, sabahı akşama bağlayan kahvaltılar, gezmeler, tozmalar falan derken yedi ayı mis gibi yidim. Bu süre içinde uzun süredir yer almak istediğim Avrupa Gönüllü Hizmeti (AGH) projelerine de başvurular yaptım. O kadar çok başvuru yaptım ki bir zaman sonra saymayı bıraktım. Ve çok karlı bir İstanbul gecesinde günlüğüme şöyle aktardım duygularımı "artık umudumu kaybettim!".

Ve müjde!!!!  Umut kaybedilmeye yine gelemedi! Yazdığımın üzerinden 24 saat geçmemişti ki başvurduğum bir kuruluş tarafından arandım.Çarpık ingilizcemle geliyom gidiyom derken anlaşıverdik. O gece Ezgimle amaçsızca açtığımız şarabın da nereye içileceği belli oldu tabii. Ben, Ezgi, kedi ve şarap oturup mutlu olduk halime.

Vizeydi, biletti, evdi derken onlar da fıtfıt halloldu. Eee bana da gitmek kalıyor bu durumda. Yakın bir zamanda yedi sekiz aylığına değişik bir yerlere gideceğim ben. Hem yakın hem uzak bir ülke. Çocuklarla birlikte çalışıyor olacağım. Yeni bir ev, yeni insanlar, başka bir kültür tam da bayıldığım şeyler...

Çok heyecanlı olduğumdan her yere yazmak, herkese söylemek istiyorum. Utanmasam sokaktaki insanları çevirip "Biliyor musunuz ben gidiyorum." diyeceğim :)

Başka da bir şey yok işte hepsi bu!

Nereye mi gideceğim? Onu bilerek söylemek istemedim. Gidince ben, hep birlikte görürüz. Sadece bayatlamış bir gizemlilik yaratmak istiyorum :)

Ama dilerseniz yorum olarak aklınıza ilk gelen ülkeyi yazabilirsiniz. Belki bana niyet size kısmet olur  :)

Esen kalın,
M.



5 Şubat 2015 Perşembe

KALP GÖSTERGESİ

Masada üç beş kitap vardı. Baş ucu lambasının da bulunduğu küçük kare masada... Her gece yatmadan evirip çeviriyordu hepsini. Bir tanesini bitirmeye niyetliyse de, henüz nihayete erememişti hiç bir kitap. Aynı anda beş kitap okuyabiliyordu O, çünkü hepsi için vakti vardı.

Vakti vardı evet, ama vakit ne demekti onun için ? Hiç saat takmazdı koluna, telefonun bile saat göstergesini kaldırmıştı ve sadece küçük tik taklı saatin sesini duymamak için gitmezdi ninesini ziyarete. İlkokuldayken öğretmeni bir anda soruvermişti. "Söyle bakalım bir yılda kaç gün var?" Günleri de pek sevmezdi ama söyleyebiliyordu. "365 gün öğretmenim." "Eksik söyledin evladım." 

Saat kaçta doğduğunu, babasının kaçta öldüğünü, ilk sevgilisiyle kaçta öpüştüğünü, Beşiktaş vapurunun kaçta kalktığını hiç bilmezdi. Ne önemi vardı ki! Vakit denen şey nasıl sığabilirdi üç beş sayının arasına! Aklı almaz alsa da, kalbiyle inanmadığı için düşünmezdi bunu. Haliyle bütün buluşmalarına da ya geç kalırdı ya da erken giderdi. Çok hoşlandığı biri vardı bir ara, onu yağmurun altında saatlerce beklettiği için başlamadan bitmişti ilişkileri. 

Sabah 9 akşam 6 işlerinde de hiç bulunmamıştı. Yoksa her gün zamanı görmek zorunda kalırdı. Bu yüzden içindeki yaratıcıyı her geçen gün daha da besler ve evinden tasarımlar yaparak kazanırdı parasını.

Onun sevmek, çalışmak, gitmek, gelmek, gezmek, öpmek ve yapmak isteyeceği şeyler için zamana ihtiyacı yoktu. O, kalbindeki göstergeyi esas alıyordu. Çok dışlanıyor, tutunamıyor, ama onun için doğru olanı yaşıyordu.

Çor yorgundu o gün, yatağına uzandı ve sonunu en çok merak ettiği kitabı aldı eline. "İki kişinin buluşması, iki kimyasal maddenin teması gibidir: Eğer herhangi bir reaksiyon varsa her ikisi de dönüşür." diyordu kitabın da alıntı yaptığı bir köşede. Çok severdi alıntılara kendinden bir şeyler eklemeyi küçüklüğünden beri, buna da dayanamadı ve ekledi:

Ve bu dönüşüm, zamanın dışında bir yerde gerçekleşir. Süresi, güneşin doğuşu kadar uzun ya da yağmurun yüzüne inmesi kadar kısa sürebilir. Ama saatlere sığdırılamazdı!

Göz kapakları ışığı almaz oldu. Küçük kare masanın üzerinde duran baş ucu lambasına uzandı eli. Kapatıverdi.


M.









3 Şubat 2015 Salı

ON İKİ KARDEŞİN HİKAYESİ



Eylül'ü uğurlamıştım bir keresinde. Yazmıştım da uğurlama hikayesini. Hepsinin hikayesini yazmadım ama Kasım'ı, Ekim'i de uğurlamışlığım var. Nedir benim bu aylarla alıp veremediğim bilmiyorum ki... Ama ayların zihnimde çeşitli şekillerde tezahür ettikleri bir gerçek.

Şubat bana hep 12 çocuklu bir ailenin tekne kazıntısı gibi gelir mesela. Sanırım bu geliş, basit bir algıyla onun diğerlerinden daha az güne sahip olmasıyla ilgili. Şubat'ın 1'i oldumuydu ben hemen dürerim Şubat'ın defterini. Sanki Şubat'ta önemli bir şey yaşayamayacakmışım gibi hissederim. 14 Şubat falan da hiç gözümde olmadığından kutlayacak bir şey de bulamam. Ama 1990 yılının Şubat ayında Yılmaz Güney'in Umut filmi İstanbul'da gösterime girmiştir. Hiç sevmeyecek olsam bile bu haylaz sevimli tekne kazıntısını sadece bu yüzden sevebilirim.

Mart bu ailenin sert ve asi erkek çocuğu. Bir türlü kontrol edilemeyen, öğretmenlerinden  sürekli şikayet gelen yaramaz ilkokul çocuğu! Kimseyi dinlemeyen özgür bir ruhu var Mart'ın. Ama bu özgürlük hep üşütür çevresini, ailesini. Bir de 1973'ün Mart'ında Aşık Veysel gidevermiş ya bu dünyadan, bu sebepten biraz da gücenikim Mart'a. Mart gelince şöyle geçiririm içimden, büyüse de olgunlaşsa artık şu çocuk! Ama sonuçta sevmek gerek. Olduğu gibi kabul etmek.... Biz seveceğiz ki o güzelleşecek. Güzelleşecek ki ısıtacak içimizi.

Ahhhh Nisan...! Ahu gözlü, beyaz tenli, ilkbaharın genç kızı dilber Ay..  12 kardeşin en alımlısı... Nisan gelince umut doluyorum ben. Yağmurlar geliyor aklıma. Sevinç yağmurları. Aşık olasım artıyor, aşıksam daha çok seviyorum. Zaten aşık olduğum adam da bu ayda lütfetmiş dünyaya, nasıl sevmem... Nisan deyince bi duruyorum ben, sonra koşuyorum arkama bakmadan.

Mayıs! Ergenlikten yeni çıkmış, bazılarının ablası, bazılarının kardeşi gözlüklü ve akıllı ay. Çok bilmiş bu Mayıs, ailenin en okumuşu. Mayıs, son sınavlarını vermeye hazırlanan, okulu dereceyle bitirecek ve sivilceleri henüz geçmekte olan genç abla. Mayıs gelince içimin ateşleri yanar benim, dilek tutar üzerinden atlarım. Evlat olsa sevilir Mayıs!

Sonra sessiz sessiz ailenin hovarda çocuğu gelir. Haziran! İlkokuldan terk, sanayide çalışan, aileye para getiren ama bir yandan da arkadaşlarıyla akşamları toplanıp kendini dağıtan genç bir delikanlıdır. Haziran gelince dağıtasım gelir benim de. Yaza giriş yapmanın mutluluğuyla bi kadeh şarap ile bir duble rakının arasında sıkışır kalırım. Bir de çiçeğe duran kirazlar meyvelere döner ya...

Temmuz, ev işleriyle ilgilenmeyi seven tam bir ev hanımı adayı. Hamarat mı hamarat, mutfak delisi bir hatun. İçim bayılır benim bu ayda, sıcak bir yandan şehir kalabalığı bir yandan, evde zaman geçirmek isterim. Hamarat sayılmam  ama yemek yapar serinlerim. Temmuz tam bir Türk kadını ay pardon Türk ayı.

Ağustos, ailesinin baskısına dayanamayıp yıllar önce evi terk etmiş şimdilerde 30'una basacak kardeşlerin en yakışıklısı. En son Hindistan'dan kart atmıştı. Sonra haber alamadılar. Ağustos'a benzerim diye korkuyorum bazen ben de, ama ben kaçmam kaçarsa aklım kaçar gerisi yalan ağlar.

Eylül! Ailenin akademisyeni. Üniversitede hocalık yapan öğrencilerin en iyi anlaştığı hoca. Çok güzel Eylül. Bakan bir daha bakar! Kardeşi Nisan ondan almış güzelliğini. İncir gibi, kavun gibi, erik gibi... Mevsimindeki meyveler gibi. Geldi mi gitmesin isterim ama gitmezse Kasım nasıl gelecek sonra.

Ekim, üç çocuklu, mühendis, evine sadık tam bir ev erkeği. Kardeşlerin üç numarası.  Mandalina, portakal, greyfurt ekşiliğinde suratsız bir ay. Ama zararı yok kimselere. Kendi halinde yaşar ve bize sezdirmeden Kasım'ı getirir, benim en sevdiğim ayı.

Kasım, emekliliğine aylar kalmış, gençliğinden beri gitmenin hayalini kurduğu Datça'dan evini almış ve taşınmayı bekleyen, ailenin en yorgun bilge abisi. Üzerinde kardeşlerinin yükü, kurumuş yaprakların ağırlığı ve narların çokluğuyla mutlu bir yaşlılık hayali kuruyor. Ben öyle seviyorum ki onu. Tanrı bilmiş olacak ki beni de bu ayda bırakmış aranıza. Ama ben aksi gibi pek dinç olurum Kasım'larda. Severim kurumuş yapraklara çıtır çıtır basmayı. Kasım canımdır, kanımdır!

Aralık! Ev hanımı, iki çocuk sahibi, saçını hem ailesine hem kardeşlerine süpürge etmiş çilekeş ay. Üzerinde kar tanelerinden kalan buz parçalarıyla yeni yıla hazırlık yapar. Abladır o, bütün kardeşlerin ablasıdır, annesidir. Geldiğiyle gittiği bir olur. Aralık'da dilekler aralarım ben de yeni yeni.  Ne severim onu sevmem. Ama iyi ki var yoksa daha az portakal yemek zorunda kalabilirdim.

Ocak mı? Unutmadım tabii ki! Evin en suskun, en içine kapanık 11 numaralı çocuğu. Sevdiği tek şey futbol oynamak. Okula gitmeyi çok sevmiyor ama dersleri de kötü değil. Kendi halinde, elini küçük tekne kazıntısına uzatıp Şubat'ı bize gönderen, pazı ve kara lahana ayı. Lahanalar aşkına Ocak nasıl geçer hiç anlamam.

Sonra gerisin geri başa döner her şey. On iki dişli bir çark kendi hikayesini yaratır her defasında ve kardeş kardeşe yaşayıp giderler.

Peki ben bunu niye mi yazdım?

Bilmem... Kendimi yazarken buldum, kendi haline bıraktım bunlar çıktı :)


M.












16 Ocak 2015 Cuma

Eller Yukarı! Bu Bir Oyundur!

Kaç gündür sancılarım vardı. Merak etmeyin hasta değilim. Yine yazamadım, bugün de yazamadım, ya ben bayadır yazamadım rutininde sancılar... Ama beklemek bile sebepli derler ya (bunu ben attım şimdi) meğer Aysu bi oyun oynayacakmış da ondan körüklenip yazacakmışım ben de :) Hayat işte ne tatlı bir şey <3
Efenim biraz bu oyundan bahsedeyim size ki merakınızı gidereyim. Aysu bu sene bir yolculuğa çıkmak istiyor. Elbette bunu hepimiz isteriz. Ve tam da hepimizin istediği bu yolculuğu üç kişi ile yapmak istiyor. Ve şimdi oyuna davetli herkesi sorduğu sorularla önce hayallerde buluşturacak sonra da içlerinden en doğru üç kişi bilinmez bir yolculuğa çıkacak (çok gizemli..!). Oyun aslında önce seni bir güzel kendi hayallerinin içine çekiyor ve şunu soruyor "Eğer varsa hayal ettiğiniz, hep içinizden geçen, yapmak istediğiniz ama çekinip ötelediğiniz bir şey, yazın, paylaşın, bakarsınız yola beraber çıkarız!". Şimdi ben, izin verirseniz hayalimin içine çekilmek ve sonra AysuCan'ın bazı sorularına fıt fıt yanıt vermek  istiyorum. (Oyunla ilgili daha detaylı bilgi için en allta Not 1'e bakınız.)

Çok uzun süredir gitmenin hayalini kuruyorum. Katıksız bir gitmek.. Uzun gitmek kısa gitmek... Çok şükür fitili ateşledim gitmek ile ilgili. Yaşayacağım şehri değiştirmek için adımlar attım. Eşyalarımdan uzaklaştım, kendime yakınlaştım. Görmediklerimi gördüm, bakamadıklarıma baktım falan...

Ama en güzeli de uzun süredir hayal ettiğim bir şeyi  de gitmekli ve gezmekli olanına ekledim. (Hayaller buluşması vol 36252) Eşekli Kütüphaneciyi belki duymuşsunuzdur. Duymayanlar için kısaca bahsedeyim. Mustafa Güzelgöz yani nam-ı diğer Eşekli Kütüphaneci kütüphaneyi halkın ayağına götürmek düşüncesiyle kaymakamı ikna eder ve bir eşek aldırır kendine. İki tane de sandık yaptırır. İki sandığı da kitaplarla doldurur. Sonra sandıkları eşeğe yükler ve Ürgüp'te köy köy gezmeye başlar. Gençlere, çocuklara, adamlara, kadınlara kitaplar götürür. Böyle de şahane bir insandır..

Tahmin etmeniz zor olmayacaktır. İşte ben de tam bu noktada hayalime bunu ekledim. Çok mu zor eşekle kitap taşımak yurdun köşelerine ya da dünyanın köşelerine, gezerek ? Bir süreliğine bile olsa! Eşek gerçek olmasa olmaz mı ? Ya da yok ya eşek de gerçek olsun, imkansız mı? Ömrüm neyi gösterir bilmiyorum ama beni eşekle kitap taşırken bir düşünsenize, çok tatlı olmaz mıyız <3

 Bunu hep içimden geçirirdim de yazmamıştım hiç. Niye korkuyoruz ki hayallerimizi yazmaktan. Dur ben diliylen söyleyeyim, niye korkmuşum ki hayallerimi yazmaktan. Bunu ayrıca ele alacağım. Ama şu an mutluyum ! Hayal yazdırdın kız bana, elal olsun ! (o kız Aysu)

Bu hayal böyle sere serpe burada yatadursun, sorulara bir bakalım :)

Demiş ki kimsin ? Ben de bilmiyorum ki, bilsem burada olur muydum :) Ben bende ne görüyorsan O'yum Aysu'm..

Bazı yeni şeyler için iki kişi gerekir mi bilmem amma hayalli gezmeler için üç kişi de olabiliriz. Zira yolculukta fazla hayal göz çıkarmaz :)

Ölmeden evvel görmek istediğim çok yer var elbet, fakat orası yok mu orası, Tac Mahal! Ahhhhh büyülenmem için arada fotoğraflarına bakmam yeterli. Gerçekten büyülenmek için gitmek istiyorum buraya. Ve eşekle Hindistan sokaklarında kitap dolaştırmak da hiç fena fikir değil gibi  :) Belki orada bir ineğe tutulur bizim ki gelmek istemez :) Hele bir de aylardan Eylül, Ekim ya da Kasımsa...

Bu yolculuk için benimle gelecek sağlıklı ruhuma, yarenlik edecek güzel insanlara, kitaplara ve bir de eşeğe ihtiyacım var :)

Bu yolculuğa bu hayali nasıl yerleştiririm ? Belki bu konu da yardımcı olmak istersin AysuCan bana . Ya da planlayıp birlikte yola koyuluruz kimbilir :)

Yemin ediyorum kız bulmaca gibi :) Bir de boşluk doldurmacalar hazırlamış..

Bir hayvan olsam ağustos böceği olurdum. Yerin altında onca yıl sabırla kaldıktan sonra özgürlüğünü ilan eden neşeli bir böcek olmak için. Sandığınız gibi tembel hayvanlar değiller ;)

Beni daha iyi tanımak istersen paylaşımlarıma bak, çok sık yazamasam da yazdıklarımı oku ya da gel ben sana bir çay demleyeyim uzun uzun konuşalım :)

Bir uçan halım olsa seni Küçük Prens'in gezegenindeki Baobapların oraya götürürdüm. Birlikte büyülenirdik.

Yoldaşlarıma ve yolda karşıma çıkacaklara masal anlatırım. Oranın kendine özgü meyve çekirdekleri ya da tohumlarıyla ne bereketli kolyeler olur. Eğlenirim, eğlendikçe eğleniriz. Çeyiz yolda düzülürmüş hele bi çıkalım da :)

Aysu hazır! Ben çantam kapıda bekliyorum zaten. Eeee siz neyi bekliyorsunuz! Bu yazıyla birlikte üç kişiyi etiketleyeceğim bakalım onlar da hazır mı :)


Bir de unutmayın; mutsuz insan yoktur, hayallerini unutan insan vardır!

Esen kalın..

M.
 
Not 1: Aysu'nun "Oyun Başlasın!" başlıklı yazısı ve diğer yazıları için blog adresi: http://yenidunyabanagozkirpti.tumblr.com/post/108127991539/oyun-baslas-n

Not 2: Eşekli Eşya Kütüphanesi nasıl olur? Yazı biterken aklıma geldi :) Eşeksiz Eşya Kütüphanesi için bkz. : http://esyakutuphanesi.com/

Not 3: Eşekli Kütüphaneci Mustafa Güzelgöz için daha detaylı bilgi için: http://tr.wikipedia.org/wiki/Mustafa_G%C3%BCzelg%C3%B6z












20 Kasım 2014 Perşembe

81 GÜNDE DEVR-İ ALEM


Bu kaçıncı oluyor hatırlamıyorum. Yazıp yazıp sildiğim, silip silip yazdığım. Yazıp yazıp paylaşmadığım, paylaşmayınca, darlandığım... Göğüs kafesimdeki kuş dışarı çıktı çıkalı toparlayamadım kalemin mürekkebini bir türlü. Ama artık bugün, doğum sancıları gelen bir kadının kıvranışı gibi ikiye katlandım içerimde. Dolmuş hissettim. Kazan gibi olmuşum da haberim yokmuş. Tel dolapta ne varsa koymuşum içine de bir suyunu koymamışım, tutacak olmuş dibini.

Hal böyleyken, ne yapalım yazmak için doğru zaman bu zamanmış demeden de edemedim. Madem şimdimiş o doğru zaman kendimi durduracak değilim.

81 gün oldu ben işi bırakalı. Tam seksen bir gündür en katıksız hallerimi yaşıyorum. Daha önce yaşamadığım duygularla, görmediğim insanlarla, okumadığım kitaplarla,  ekmediğim tohumlarla, dinlemediğim kuş sesleriyle karşılaştım. Üşümesinler diye üzerini nazikçe örttüğüm hayallerimin üzerini yine nazikçe açtım. Kurumaya yüz tutmuş bütün çiçeklerimi suladım. İçimin pencerelerini açtım, havalandırdım.  Tam seksen bir gündür böyle yaşıyorum. Ne kadar süreceğini bilmek istemediğim ve dönüş biletini almadığım bir dünya yolculuğunda gibiyim. Neler olacağını, yaşayacağımı o beş harfli sihirli kelime gösterecek. Ama ben şimdilerde şu iki harfli kelimedeyim, AN!

Karar almanın dayanılmaz hafifliği diye bir duygu da varmış onu hatırlıyorum. Yer yer hafifliğin ağırlığı çöküverse de üzerime bu ağırlığı bile özlemiş olduğumu farkediyorum. Aşık oluyorum, kalıyorum, gidiyorum ve inanmayacaksınız hiç bir şey yapmadığım oluyor. Geçenler de iki gün boyunca hiç bir şey yapmadım. Öylece oturdum. Hep bir şeyler yapmak zorunda olmadığımı hatırladım.

Bir garip haller içindeyim. Zamanların, mekanların bilindik mefhumlarının dışında hissediyorum. Susunca konuşuyor,konuşunca susuyorum. Yazarken şarkı söylüyor, şarkı söylerken yazıyorum. Eylemlerim birbirleriyle tanışıp kaynaşıyorlar. Daha iyi tanıyor herkes birbirini. Büyüyorum işte, ama büyürken küçülüyorum. Küçük bir kız çocuğu olduğum zamanların içine giriyorum. 

Ortaokullu yılların biraz sonrasında, annemden kek yapmayı öğrenmek istediğim zamanlardı. O yanımda olmadan, tek başıma yapmak istediğimi hatırlıyorum. Yanımda olmazdı o da, ama ben malzemeleri aklımda tutamadığımdan içeriden bir ses gelirdi "Üç yumurta, bir bardak süt...". Ben bütün malzemeyi çırptıktan sonra annem gelir ateşe koyardı keki. Ve ben o an dünyanın en güzel kekini yaptığımı düşünürdüm. Hiç bozmazdı beni o da ve bana dünyanın en güzel kekini yaptığımı hissettirirdi. 

Şimdilerde de böyle hissettiriyor bana bu güzel anı, dünyanın en güzel kekini fırına vermişim de pişmesini bekliyorum sanki. İşte bu yüzden büyürken küçülüyorum ben. Büyümelerimin içine hep bir bardak süt ve üç yumurta koyuyorum.

Varlık içinde varlık yaşadığım günler bunlar olsa gerek. Başıma gelmiş, kalbime değmiş her şeye ve herkese şükrediyorum.

Barışa ihtiyaç duyan coğrafyaları, o coğrafyalardaki insanları düşünüyorum. Hem yazarak hem söyleyerek çağırıyorum Barışı!

Gitmelere niyet ediyorum, daha çok sevmelere ve sevilmelere, büyürken küçülmelere...

Ve diyorum ki her birimiz dünyanın en güzel kekini yapabiliriz ve o gerçekten dünyanın en güzel keki olur yeter ki yumurtaları kıracak cesaretimiz olsun..

Esen kalın...

M.





6 Temmuz 2014 Pazar

YOLCULUK NEREYE ?

Bu defa da yolculuk nerede başlar? Nerede biter? diye sorular sorarken buluyorum beni.

Nerede başlayıp nerede bittiğini tam olarak ifade etmek çok zor.

Yolculuklarım sorgulamalarımda başlıyor olabilir, diye düşünüyorum ama şimdilerde. Ve sorguladıklarım tanıdık gelmeye başlayınca, yanıtlarını tekrar ettikçe sonuna geliyorum. Yenisi geliyor sonra ve hep bir yolculuk hali bürüyor bedenimi, zihnimi. Bir yerden bir yere gitmenin sadece fiziksel olmadığını bilmeye başlıyorum. Bu pekala bazen bir düşünceyle bazen bir kitapla bazen bir insanla bazen de bir eşekle oluyor.

Büyük bir sorumluluğu da beraberinde getiriyor bütün yolculuklar. Etrafımda olup bitenleri izlemekle sorumlu hissediyorum kendimi. Çünkü zihnim yeni olan her anıya her an'a aç. Çünkü tüm anları ve anıları gezegene yaymak istiyorum. Bunun için kafatasıma da ihtiyaç duymuyorum. Yol boyunca içim ve dışım eskisinden çok daha büyük oluyor. Gözlerim daha uzağı duyuyor ve kulaklarım daha sessizi görüyor. On dakika sonra ne olacağını kestiremiyorum ve zaman anlam veremediğim ölçüde önemini yitiriyor. Bu yüzden galiba, yolculuklarımda gün yirmi dört saatten daha uzun oluyor. Ve bir saatin kaç dakikaya denk geldiğini kestiremiyorum.

Tanıdığım onlarca renk arasında kaybediyorum kendimi her yolculukta, ve kaybettiğim beni , yabancısı olduğum binlerce tadın ve kokunun arasında yeniden buluyorum.

Başlatmak istediğim yolculuklarımı hayal ediyorum, kaç kez bir kitapla nerelere gittiğim aklıma geliyor ve kimlerle tanışacağımı bilmeden çıkacağım şeritler, beni taşıyacak mavi gök gözümün önünde beliriveriyor.

Başladığı zaman başlayacak ve bittiği zaman bitecek bütün yolculuklarıma göz kırpıyorum...

Bu yazı şimdi yolculukta olanlar ve yola koyulmak üzere olanlar içindir.

M.

2 Temmuz 2014 Çarşamba

GÖKKUŞAĞININ ÜZERİNDE, YÜKSEKLERDE BİR YER...

Yazmak için can atan kendim, yazacak kelimeleri bulamazken biraz sıkıntıya düşüyor. Bazen kelimelerden bekliyorum bazı şeyleri çünkü yorgun olabiliyorum ben de sizler gibi onlar gibi biz gibi... Bu yüzden bu defa bütün veryansınım onlara...
İstiyorum ki dünyanın bütün kelimeleri birleşip bana gelsin. Hep ben mi gideceğim onlara... Yeriniz yanım, daha fazla bekletmeyin. Ve tam da zamanı, elinizi çabuk tutun.

Ama bu yazdıklarım sayılmaz baştan söyleyeyim! Daha yenileri, hiç duymadıklarım ve ihtiyacım olanlar, söylemek istediklerim ve hissettiklerim, bildiklerim ve bilmediklerim, yeniler ve eskiler, yıpranmış da olabilirsiniz ve yıllarca birilerine ilham vermiş olmanıza da ok. Noktalarınızla, virgüllerinizle ve soru işaretlerinizle gelin,  bağlaçlarınızı da getirin ve yapım eklerinizi üzmeyeceğime söz veriyorum. İyelik eklerinizi istemiyorum ama, çünkü kimseye ait olmayın isterim. Sizden güzel cümleler kuracağıma da söz veriyorum. Ve o cümleleri söyleyeceğim güzel insanlar var sakın unutmayın...

Ne zaman gelirseniz o zaman doğru zamandır biliyorum. Daha çabuk gelin bana diye şimdi hepinizi unutuyorum...

Belki size yol gösterir, bu sözleri yazana gittiğiniz gibi gelebilirsiniz bana da..

"Gökkuşağının üzerinde, yükseklerde bir yer
Ve her ninnide bir kez düşlediklerin
Gökkuşağının üzerinde bir yerde mavi kuşlar uçar
Ve düşlediklerin, düşler sahiden gerçekleşir

Bir gün bir yıldızın üzerinde olmak isterim, bulutların ardımda kaldığı yerde uyanmak
Dertlerin limon damlaları gibi eridiği yerde
Bacaların yukarısında yükseklerde, beni bulacağın yer orası

Gökkuşağının üzerinde bir yerde mavi kuşlar uçar
Ve senin kurmaya cesaret edebildiğin hayaller, neden, neden, neden ben yapamam?
Ağaçların yeşilini ve kırmızı gülleri de görüyorum
Onların bizim için çiçek açmalarını izleyeceğim
Ve kendi kendime düşüneceğim, ne güzel bir dünya!

Mavi gökleri, beyaz bulutları ve günün parlaklığını görüyorum
Karanlığı severim, kendi kendime düşünüyorum, ne güzel bir dünya!
Gökyüzünde güzel olan gökkuşağı renkleri, geçen insanların da yüzünde
'Nasılsın?' diyerek elimi sıkan arkadaşlarımı görüyorum
Aslında 'seni seviyorum' diyorlar
Bebeklerin ağladığını duyuyorum ve büyümelerini izliyorum
Bizim bildiklerimizden çok daha fazla şey öğrenecekler
Ve kendi kendime düşünüyorum, ne güzel bir dünya!

Bir gün bir yıldızın üzerinde olmak isterim, bulutların ardımda kaldığı yerde uyanmak
Dertlerin limon damlaları gibi eridiği yerde
Bacaların yukarısında yükseklerde, beni bulacağın yer orası
Gökkuşağının üzerinde, yükseklerde bir yer
Ve senin kurmaya cesaret edebildiğin hayaller, neden, neden, neden ben yapamam?"

M.