3 Şubat 2015 Salı

ON İKİ KARDEŞİN HİKAYESİ



Eylül'ü uğurlamıştım bir keresinde. Yazmıştım da uğurlama hikayesini. Hepsinin hikayesini yazmadım ama Kasım'ı, Ekim'i de uğurlamışlığım var. Nedir benim bu aylarla alıp veremediğim bilmiyorum ki... Ama ayların zihnimde çeşitli şekillerde tezahür ettikleri bir gerçek.

Şubat bana hep 12 çocuklu bir ailenin tekne kazıntısı gibi gelir mesela. Sanırım bu geliş, basit bir algıyla onun diğerlerinden daha az güne sahip olmasıyla ilgili. Şubat'ın 1'i oldumuydu ben hemen dürerim Şubat'ın defterini. Sanki Şubat'ta önemli bir şey yaşayamayacakmışım gibi hissederim. 14 Şubat falan da hiç gözümde olmadığından kutlayacak bir şey de bulamam. Ama 1990 yılının Şubat ayında Yılmaz Güney'in Umut filmi İstanbul'da gösterime girmiştir. Hiç sevmeyecek olsam bile bu haylaz sevimli tekne kazıntısını sadece bu yüzden sevebilirim.

Mart bu ailenin sert ve asi erkek çocuğu. Bir türlü kontrol edilemeyen, öğretmenlerinden  sürekli şikayet gelen yaramaz ilkokul çocuğu! Kimseyi dinlemeyen özgür bir ruhu var Mart'ın. Ama bu özgürlük hep üşütür çevresini, ailesini. Bir de 1973'ün Mart'ında Aşık Veysel gidevermiş ya bu dünyadan, bu sebepten biraz da gücenikim Mart'a. Mart gelince şöyle geçiririm içimden, büyüse de olgunlaşsa artık şu çocuk! Ama sonuçta sevmek gerek. Olduğu gibi kabul etmek.... Biz seveceğiz ki o güzelleşecek. Güzelleşecek ki ısıtacak içimizi.

Ahhhh Nisan...! Ahu gözlü, beyaz tenli, ilkbaharın genç kızı dilber Ay..  12 kardeşin en alımlısı... Nisan gelince umut doluyorum ben. Yağmurlar geliyor aklıma. Sevinç yağmurları. Aşık olasım artıyor, aşıksam daha çok seviyorum. Zaten aşık olduğum adam da bu ayda lütfetmiş dünyaya, nasıl sevmem... Nisan deyince bi duruyorum ben, sonra koşuyorum arkama bakmadan.

Mayıs! Ergenlikten yeni çıkmış, bazılarının ablası, bazılarının kardeşi gözlüklü ve akıllı ay. Çok bilmiş bu Mayıs, ailenin en okumuşu. Mayıs, son sınavlarını vermeye hazırlanan, okulu dereceyle bitirecek ve sivilceleri henüz geçmekte olan genç abla. Mayıs gelince içimin ateşleri yanar benim, dilek tutar üzerinden atlarım. Evlat olsa sevilir Mayıs!

Sonra sessiz sessiz ailenin hovarda çocuğu gelir. Haziran! İlkokuldan terk, sanayide çalışan, aileye para getiren ama bir yandan da arkadaşlarıyla akşamları toplanıp kendini dağıtan genç bir delikanlıdır. Haziran gelince dağıtasım gelir benim de. Yaza giriş yapmanın mutluluğuyla bi kadeh şarap ile bir duble rakının arasında sıkışır kalırım. Bir de çiçeğe duran kirazlar meyvelere döner ya...

Temmuz, ev işleriyle ilgilenmeyi seven tam bir ev hanımı adayı. Hamarat mı hamarat, mutfak delisi bir hatun. İçim bayılır benim bu ayda, sıcak bir yandan şehir kalabalığı bir yandan, evde zaman geçirmek isterim. Hamarat sayılmam  ama yemek yapar serinlerim. Temmuz tam bir Türk kadını ay pardon Türk ayı.

Ağustos, ailesinin baskısına dayanamayıp yıllar önce evi terk etmiş şimdilerde 30'una basacak kardeşlerin en yakışıklısı. En son Hindistan'dan kart atmıştı. Sonra haber alamadılar. Ağustos'a benzerim diye korkuyorum bazen ben de, ama ben kaçmam kaçarsa aklım kaçar gerisi yalan ağlar.

Eylül! Ailenin akademisyeni. Üniversitede hocalık yapan öğrencilerin en iyi anlaştığı hoca. Çok güzel Eylül. Bakan bir daha bakar! Kardeşi Nisan ondan almış güzelliğini. İncir gibi, kavun gibi, erik gibi... Mevsimindeki meyveler gibi. Geldi mi gitmesin isterim ama gitmezse Kasım nasıl gelecek sonra.

Ekim, üç çocuklu, mühendis, evine sadık tam bir ev erkeği. Kardeşlerin üç numarası.  Mandalina, portakal, greyfurt ekşiliğinde suratsız bir ay. Ama zararı yok kimselere. Kendi halinde yaşar ve bize sezdirmeden Kasım'ı getirir, benim en sevdiğim ayı.

Kasım, emekliliğine aylar kalmış, gençliğinden beri gitmenin hayalini kurduğu Datça'dan evini almış ve taşınmayı bekleyen, ailenin en yorgun bilge abisi. Üzerinde kardeşlerinin yükü, kurumuş yaprakların ağırlığı ve narların çokluğuyla mutlu bir yaşlılık hayali kuruyor. Ben öyle seviyorum ki onu. Tanrı bilmiş olacak ki beni de bu ayda bırakmış aranıza. Ama ben aksi gibi pek dinç olurum Kasım'larda. Severim kurumuş yapraklara çıtır çıtır basmayı. Kasım canımdır, kanımdır!

Aralık! Ev hanımı, iki çocuk sahibi, saçını hem ailesine hem kardeşlerine süpürge etmiş çilekeş ay. Üzerinde kar tanelerinden kalan buz parçalarıyla yeni yıla hazırlık yapar. Abladır o, bütün kardeşlerin ablasıdır, annesidir. Geldiğiyle gittiği bir olur. Aralık'da dilekler aralarım ben de yeni yeni.  Ne severim onu sevmem. Ama iyi ki var yoksa daha az portakal yemek zorunda kalabilirdim.

Ocak mı? Unutmadım tabii ki! Evin en suskun, en içine kapanık 11 numaralı çocuğu. Sevdiği tek şey futbol oynamak. Okula gitmeyi çok sevmiyor ama dersleri de kötü değil. Kendi halinde, elini küçük tekne kazıntısına uzatıp Şubat'ı bize gönderen, pazı ve kara lahana ayı. Lahanalar aşkına Ocak nasıl geçer hiç anlamam.

Sonra gerisin geri başa döner her şey. On iki dişli bir çark kendi hikayesini yaratır her defasında ve kardeş kardeşe yaşayıp giderler.

Peki ben bunu niye mi yazdım?

Bilmem... Kendimi yazarken buldum, kendi haline bıraktım bunlar çıktı :)


M.












16 Ocak 2015 Cuma

Eller Yukarı! Bu Bir Oyundur!

Kaç gündür sancılarım vardı. Merak etmeyin hasta değilim. Yine yazamadım, bugün de yazamadım, ya ben bayadır yazamadım rutininde sancılar... Ama beklemek bile sebepli derler ya (bunu ben attım şimdi) meğer Aysu bi oyun oynayacakmış da ondan körüklenip yazacakmışım ben de :) Hayat işte ne tatlı bir şey <3
Efenim biraz bu oyundan bahsedeyim size ki merakınızı gidereyim. Aysu bu sene bir yolculuğa çıkmak istiyor. Elbette bunu hepimiz isteriz. Ve tam da hepimizin istediği bu yolculuğu üç kişi ile yapmak istiyor. Ve şimdi oyuna davetli herkesi sorduğu sorularla önce hayallerde buluşturacak sonra da içlerinden en doğru üç kişi bilinmez bir yolculuğa çıkacak (çok gizemli..!). Oyun aslında önce seni bir güzel kendi hayallerinin içine çekiyor ve şunu soruyor "Eğer varsa hayal ettiğiniz, hep içinizden geçen, yapmak istediğiniz ama çekinip ötelediğiniz bir şey, yazın, paylaşın, bakarsınız yola beraber çıkarız!". Şimdi ben, izin verirseniz hayalimin içine çekilmek ve sonra AysuCan'ın bazı sorularına fıt fıt yanıt vermek  istiyorum. (Oyunla ilgili daha detaylı bilgi için en allta Not 1'e bakınız.)

Çok uzun süredir gitmenin hayalini kuruyorum. Katıksız bir gitmek.. Uzun gitmek kısa gitmek... Çok şükür fitili ateşledim gitmek ile ilgili. Yaşayacağım şehri değiştirmek için adımlar attım. Eşyalarımdan uzaklaştım, kendime yakınlaştım. Görmediklerimi gördüm, bakamadıklarıma baktım falan...

Ama en güzeli de uzun süredir hayal ettiğim bir şeyi  de gitmekli ve gezmekli olanına ekledim. (Hayaller buluşması vol 36252) Eşekli Kütüphaneciyi belki duymuşsunuzdur. Duymayanlar için kısaca bahsedeyim. Mustafa Güzelgöz yani nam-ı diğer Eşekli Kütüphaneci kütüphaneyi halkın ayağına götürmek düşüncesiyle kaymakamı ikna eder ve bir eşek aldırır kendine. İki tane de sandık yaptırır. İki sandığı da kitaplarla doldurur. Sonra sandıkları eşeğe yükler ve Ürgüp'te köy köy gezmeye başlar. Gençlere, çocuklara, adamlara, kadınlara kitaplar götürür. Böyle de şahane bir insandır..

Tahmin etmeniz zor olmayacaktır. İşte ben de tam bu noktada hayalime bunu ekledim. Çok mu zor eşekle kitap taşımak yurdun köşelerine ya da dünyanın köşelerine, gezerek ? Bir süreliğine bile olsa! Eşek gerçek olmasa olmaz mı ? Ya da yok ya eşek de gerçek olsun, imkansız mı? Ömrüm neyi gösterir bilmiyorum ama beni eşekle kitap taşırken bir düşünsenize, çok tatlı olmaz mıyız <3

 Bunu hep içimden geçirirdim de yazmamıştım hiç. Niye korkuyoruz ki hayallerimizi yazmaktan. Dur ben diliylen söyleyeyim, niye korkmuşum ki hayallerimi yazmaktan. Bunu ayrıca ele alacağım. Ama şu an mutluyum ! Hayal yazdırdın kız bana, elal olsun ! (o kız Aysu)

Bu hayal böyle sere serpe burada yatadursun, sorulara bir bakalım :)

Demiş ki kimsin ? Ben de bilmiyorum ki, bilsem burada olur muydum :) Ben bende ne görüyorsan O'yum Aysu'm..

Bazı yeni şeyler için iki kişi gerekir mi bilmem amma hayalli gezmeler için üç kişi de olabiliriz. Zira yolculukta fazla hayal göz çıkarmaz :)

Ölmeden evvel görmek istediğim çok yer var elbet, fakat orası yok mu orası, Tac Mahal! Ahhhhh büyülenmem için arada fotoğraflarına bakmam yeterli. Gerçekten büyülenmek için gitmek istiyorum buraya. Ve eşekle Hindistan sokaklarında kitap dolaştırmak da hiç fena fikir değil gibi  :) Belki orada bir ineğe tutulur bizim ki gelmek istemez :) Hele bir de aylardan Eylül, Ekim ya da Kasımsa...

Bu yolculuk için benimle gelecek sağlıklı ruhuma, yarenlik edecek güzel insanlara, kitaplara ve bir de eşeğe ihtiyacım var :)

Bu yolculuğa bu hayali nasıl yerleştiririm ? Belki bu konu da yardımcı olmak istersin AysuCan bana . Ya da planlayıp birlikte yola koyuluruz kimbilir :)

Yemin ediyorum kız bulmaca gibi :) Bir de boşluk doldurmacalar hazırlamış..

Bir hayvan olsam ağustos böceği olurdum. Yerin altında onca yıl sabırla kaldıktan sonra özgürlüğünü ilan eden neşeli bir böcek olmak için. Sandığınız gibi tembel hayvanlar değiller ;)

Beni daha iyi tanımak istersen paylaşımlarıma bak, çok sık yazamasam da yazdıklarımı oku ya da gel ben sana bir çay demleyeyim uzun uzun konuşalım :)

Bir uçan halım olsa seni Küçük Prens'in gezegenindeki Baobapların oraya götürürdüm. Birlikte büyülenirdik.

Yoldaşlarıma ve yolda karşıma çıkacaklara masal anlatırım. Oranın kendine özgü meyve çekirdekleri ya da tohumlarıyla ne bereketli kolyeler olur. Eğlenirim, eğlendikçe eğleniriz. Çeyiz yolda düzülürmüş hele bi çıkalım da :)

Aysu hazır! Ben çantam kapıda bekliyorum zaten. Eeee siz neyi bekliyorsunuz! Bu yazıyla birlikte üç kişiyi etiketleyeceğim bakalım onlar da hazır mı :)


Bir de unutmayın; mutsuz insan yoktur, hayallerini unutan insan vardır!

Esen kalın..

M.
 
Not 1: Aysu'nun "Oyun Başlasın!" başlıklı yazısı ve diğer yazıları için blog adresi: http://yenidunyabanagozkirpti.tumblr.com/post/108127991539/oyun-baslas-n

Not 2: Eşekli Eşya Kütüphanesi nasıl olur? Yazı biterken aklıma geldi :) Eşeksiz Eşya Kütüphanesi için bkz. : http://esyakutuphanesi.com/

Not 3: Eşekli Kütüphaneci Mustafa Güzelgöz için daha detaylı bilgi için: http://tr.wikipedia.org/wiki/Mustafa_G%C3%BCzelg%C3%B6z












20 Kasım 2014 Perşembe

81 GÜNDE DEVR-İ ALEM


Bu kaçıncı oluyor hatırlamıyorum. Yazıp yazıp sildiğim, silip silip yazdığım. Yazıp yazıp paylaşmadığım, paylaşmayınca, darlandığım... Göğüs kafesimdeki kuş dışarı çıktı çıkalı toparlayamadım kalemin mürekkebini bir türlü. Ama artık bugün, doğum sancıları gelen bir kadının kıvranışı gibi ikiye katlandım içerimde. Dolmuş hissettim. Kazan gibi olmuşum da haberim yokmuş. Tel dolapta ne varsa koymuşum içine de bir suyunu koymamışım, tutacak olmuş dibini.

Hal böyleyken, ne yapalım yazmak için doğru zaman bu zamanmış demeden de edemedim. Madem şimdimiş o doğru zaman kendimi durduracak değilim.

81 gün oldu ben işi bırakalı. Tam seksen bir gündür en katıksız hallerimi yaşıyorum. Daha önce yaşamadığım duygularla, görmediğim insanlarla, okumadığım kitaplarla,  ekmediğim tohumlarla, dinlemediğim kuş sesleriyle karşılaştım. Üşümesinler diye üzerini nazikçe örttüğüm hayallerimin üzerini yine nazikçe açtım. Kurumaya yüz tutmuş bütün çiçeklerimi suladım. İçimin pencerelerini açtım, havalandırdım.  Tam seksen bir gündür böyle yaşıyorum. Ne kadar süreceğini bilmek istemediğim ve dönüş biletini almadığım bir dünya yolculuğunda gibiyim. Neler olacağını, yaşayacağımı o beş harfli sihirli kelime gösterecek. Ama ben şimdilerde şu iki harfli kelimedeyim, AN!

Karar almanın dayanılmaz hafifliği diye bir duygu da varmış onu hatırlıyorum. Yer yer hafifliğin ağırlığı çöküverse de üzerime bu ağırlığı bile özlemiş olduğumu farkediyorum. Aşık oluyorum, kalıyorum, gidiyorum ve inanmayacaksınız hiç bir şey yapmadığım oluyor. Geçenler de iki gün boyunca hiç bir şey yapmadım. Öylece oturdum. Hep bir şeyler yapmak zorunda olmadığımı hatırladım.

Bir garip haller içindeyim. Zamanların, mekanların bilindik mefhumlarının dışında hissediyorum. Susunca konuşuyor,konuşunca susuyorum. Yazarken şarkı söylüyor, şarkı söylerken yazıyorum. Eylemlerim birbirleriyle tanışıp kaynaşıyorlar. Daha iyi tanıyor herkes birbirini. Büyüyorum işte, ama büyürken küçülüyorum. Küçük bir kız çocuğu olduğum zamanların içine giriyorum. 

Ortaokullu yılların biraz sonrasında, annemden kek yapmayı öğrenmek istediğim zamanlardı. O yanımda olmadan, tek başıma yapmak istediğimi hatırlıyorum. Yanımda olmazdı o da, ama ben malzemeleri aklımda tutamadığımdan içeriden bir ses gelirdi "Üç yumurta, bir bardak süt...". Ben bütün malzemeyi çırptıktan sonra annem gelir ateşe koyardı keki. Ve ben o an dünyanın en güzel kekini yaptığımı düşünürdüm. Hiç bozmazdı beni o da ve bana dünyanın en güzel kekini yaptığımı hissettirirdi. 

Şimdilerde de böyle hissettiriyor bana bu güzel anı, dünyanın en güzel kekini fırına vermişim de pişmesini bekliyorum sanki. İşte bu yüzden büyürken küçülüyorum ben. Büyümelerimin içine hep bir bardak süt ve üç yumurta koyuyorum.

Varlık içinde varlık yaşadığım günler bunlar olsa gerek. Başıma gelmiş, kalbime değmiş her şeye ve herkese şükrediyorum.

Barışa ihtiyaç duyan coğrafyaları, o coğrafyalardaki insanları düşünüyorum. Hem yazarak hem söyleyerek çağırıyorum Barışı!

Gitmelere niyet ediyorum, daha çok sevmelere ve sevilmelere, büyürken küçülmelere...

Ve diyorum ki her birimiz dünyanın en güzel kekini yapabiliriz ve o gerçekten dünyanın en güzel keki olur yeter ki yumurtaları kıracak cesaretimiz olsun..

Esen kalın...

M.





6 Temmuz 2014 Pazar

YOLCULUK NEREYE ?

Bu defa da yolculuk nerede başlar? Nerede biter? diye sorular sorarken buluyorum beni.

Nerede başlayıp nerede bittiğini tam olarak ifade etmek çok zor.

Yolculuklarım sorgulamalarımda başlıyor olabilir, diye düşünüyorum ama şimdilerde. Ve sorguladıklarım tanıdık gelmeye başlayınca, yanıtlarını tekrar ettikçe sonuna geliyorum. Yenisi geliyor sonra ve hep bir yolculuk hali bürüyor bedenimi, zihnimi. Bir yerden bir yere gitmenin sadece fiziksel olmadığını bilmeye başlıyorum. Bu pekala bazen bir düşünceyle bazen bir kitapla bazen bir insanla bazen de bir eşekle oluyor.

Büyük bir sorumluluğu da beraberinde getiriyor bütün yolculuklar. Etrafımda olup bitenleri izlemekle sorumlu hissediyorum kendimi. Çünkü zihnim yeni olan her anıya her an'a aç. Çünkü tüm anları ve anıları gezegene yaymak istiyorum. Bunun için kafatasıma da ihtiyaç duymuyorum. Yol boyunca içim ve dışım eskisinden çok daha büyük oluyor. Gözlerim daha uzağı duyuyor ve kulaklarım daha sessizi görüyor. On dakika sonra ne olacağını kestiremiyorum ve zaman anlam veremediğim ölçüde önemini yitiriyor. Bu yüzden galiba, yolculuklarımda gün yirmi dört saatten daha uzun oluyor. Ve bir saatin kaç dakikaya denk geldiğini kestiremiyorum.

Tanıdığım onlarca renk arasında kaybediyorum kendimi her yolculukta, ve kaybettiğim beni , yabancısı olduğum binlerce tadın ve kokunun arasında yeniden buluyorum.

Başlatmak istediğim yolculuklarımı hayal ediyorum, kaç kez bir kitapla nerelere gittiğim aklıma geliyor ve kimlerle tanışacağımı bilmeden çıkacağım şeritler, beni taşıyacak mavi gök gözümün önünde beliriveriyor.

Başladığı zaman başlayacak ve bittiği zaman bitecek bütün yolculuklarıma göz kırpıyorum...

Bu yazı şimdi yolculukta olanlar ve yola koyulmak üzere olanlar içindir.

M.

2 Temmuz 2014 Çarşamba

GÖKKUŞAĞININ ÜZERİNDE, YÜKSEKLERDE BİR YER...

Yazmak için can atan kendim, yazacak kelimeleri bulamazken biraz sıkıntıya düşüyor. Bazen kelimelerden bekliyorum bazı şeyleri çünkü yorgun olabiliyorum ben de sizler gibi onlar gibi biz gibi... Bu yüzden bu defa bütün veryansınım onlara...
İstiyorum ki dünyanın bütün kelimeleri birleşip bana gelsin. Hep ben mi gideceğim onlara... Yeriniz yanım, daha fazla bekletmeyin. Ve tam da zamanı, elinizi çabuk tutun.

Ama bu yazdıklarım sayılmaz baştan söyleyeyim! Daha yenileri, hiç duymadıklarım ve ihtiyacım olanlar, söylemek istediklerim ve hissettiklerim, bildiklerim ve bilmediklerim, yeniler ve eskiler, yıpranmış da olabilirsiniz ve yıllarca birilerine ilham vermiş olmanıza da ok. Noktalarınızla, virgüllerinizle ve soru işaretlerinizle gelin,  bağlaçlarınızı da getirin ve yapım eklerinizi üzmeyeceğime söz veriyorum. İyelik eklerinizi istemiyorum ama, çünkü kimseye ait olmayın isterim. Sizden güzel cümleler kuracağıma da söz veriyorum. Ve o cümleleri söyleyeceğim güzel insanlar var sakın unutmayın...

Ne zaman gelirseniz o zaman doğru zamandır biliyorum. Daha çabuk gelin bana diye şimdi hepinizi unutuyorum...

Belki size yol gösterir, bu sözleri yazana gittiğiniz gibi gelebilirsiniz bana da..

"Gökkuşağının üzerinde, yükseklerde bir yer
Ve her ninnide bir kez düşlediklerin
Gökkuşağının üzerinde bir yerde mavi kuşlar uçar
Ve düşlediklerin, düşler sahiden gerçekleşir

Bir gün bir yıldızın üzerinde olmak isterim, bulutların ardımda kaldığı yerde uyanmak
Dertlerin limon damlaları gibi eridiği yerde
Bacaların yukarısında yükseklerde, beni bulacağın yer orası

Gökkuşağının üzerinde bir yerde mavi kuşlar uçar
Ve senin kurmaya cesaret edebildiğin hayaller, neden, neden, neden ben yapamam?
Ağaçların yeşilini ve kırmızı gülleri de görüyorum
Onların bizim için çiçek açmalarını izleyeceğim
Ve kendi kendime düşüneceğim, ne güzel bir dünya!

Mavi gökleri, beyaz bulutları ve günün parlaklığını görüyorum
Karanlığı severim, kendi kendime düşünüyorum, ne güzel bir dünya!
Gökyüzünde güzel olan gökkuşağı renkleri, geçen insanların da yüzünde
'Nasılsın?' diyerek elimi sıkan arkadaşlarımı görüyorum
Aslında 'seni seviyorum' diyorlar
Bebeklerin ağladığını duyuyorum ve büyümelerini izliyorum
Bizim bildiklerimizden çok daha fazla şey öğrenecekler
Ve kendi kendime düşünüyorum, ne güzel bir dünya!

Bir gün bir yıldızın üzerinde olmak isterim, bulutların ardımda kaldığı yerde uyanmak
Dertlerin limon damlaları gibi eridiği yerde
Bacaların yukarısında yükseklerde, beni bulacağın yer orası
Gökkuşağının üzerinde, yükseklerde bir yer
Ve senin kurmaya cesaret edebildiğin hayaller, neden, neden, neden ben yapamam?"

M.

19 Haziran 2014 Perşembe

TEK SORU TEK CEVAP

"Gelecekle ilgili planların nedir?" diye sordu bana. Daha önce hiç yüz yüze gelmemiştik ve telefonda da hiç konuşmamıştık. O Avrupa'nın ortasındaydı ve ben üç tarafı denizlerle çevrili bir ülkeden yazıyordum ona. Ayrıca beni merak etmesi hoşuma gitmişti. Hiç karşılaşmama ihtimalimiz olmasına rağmen...

Ona uzun vadeli planlar yapmadığımı yazdım. Çünkü yarın ne olacağını bilmiyorum ve hayat sürprizlerle dolu diye ekledim. Sadece öğrenmek, öğretmek, paylaşmak, duymak, söylemek, üretmek, bilmek, araştırmak, okumak, yazmak, anlatmak, izlemek, gitmek, varmak, ayrılmak, dokunmak, sevmek, aşık olmak ve hayal etmek istiyorum. Tüm bunlar plan yapmama gerek bırakmıyor ve bu yüzden çok mutluyum diye bitirdim.

Sıra bendeydi ve ona planlarını sormam gerekirdi normal şartlarda. Sormadım.

Mutlu musun ? dedim yalnızca.

Mutlu musun?

M.








14 Haziran 2014 Cumartesi

EVLİYA ÇELEBİ'NİN TORUNLARIYIZ

Güney Doğu Anadolu turu Aybalam'ın uzun süredir hayallerindeydi. Bir sabah yanına gittim ve  "Hadi gidelim" dedi bana. Sıcaktan kurumak üzere olan salyangozun üzerine yağmur yağmışçasına dirildim teklifini duyunca. İnsanın buna hayır demesi için normal bir insan olması gerekirdi.

Nihayetinde biz normal değildik ve gitmeden üç hafta önce karar verdik gitmeye. Radikal bir gitmek değildi bu. Gidip, görüp gelecektik. Hiç plan yapmamıştık ve benim hiç param yoktu. Parasız nasıl geziyorlar arkadaş diyen ben, üç haftalık bir kemer sıkma politikası ve limit yükseltme kararıyla insanların nasıl gezdiğini daha iyi anlamıştım :) Zira paranın olmasını beklersen seyahatler sadece rüyalarda oluyordu.

ETS turu seçmiştik gitmek için. Ben tur şirketlerine karşı biraz ön yargılıydım ta ki dönene kadar. (Ön yargı hiç güzel bir şey değil siz yapmayın.) Bu şekilde hem az para harcayacaktık hem de daha fazla şehir görecektik. Çünkü özgürce gezmek istersek benim kemeri sıkarken boğulmam söz konusuydu.

Sonra ne olsun, aldığımız biletlerin tarihini beklemeye başladık ve zaman, pili bitmek üzere olan bir saat gibi yavaşladı. Çünkü Murphy vardı ve o size ne yapacağını iyi bilirdi. Neyse ki Murphy eziyeti de uzun sürmedi ve Ege'nin güzel mi güzel zeytinliklerinde sıkılmış zeytinyağ gibi aktı zaman ve sabah 04.15'de Gaziantep uçağında bulduk kendimizi. Ben, Aybalam ve eşek.

İlk durak ŞANLIURFA - HALFETİ
Uçaktan iner inmez tur şirketinin otobüsü ve rehber karşıladı bizi. Otobüse bindik. Bindik binmesine ama ne görelim. Bizimle birlikte gezecek olanların yaş grubu öğlen güneşi gibi yüzümüzü yakıyordu. 60-70! Biraz bisikletten düşer gibi olmadık değil. Neyse travmayı kısa tuttuk mecburen. Ama şunu yazının başında söyleyebilirim, bazı travmalar mutlu sonla biter :)
Antep Hava alanı Urfa'ya daha yakın olacak ki önce Halfeti'ye geçtik. Birecik Barajının yapılmasıyla sular altında kalan Eski Halfeti bu tur boyunca görmek istediklerim arasındaydı. Fırat'ın serin sularında tekneye binecek ve barajın sular altında bıraktığı yere kadar gidip dönecektik. Ben bunu hayal ederken bile heyecanlanırken, düşünün ki içindeyken nasıldım. Bir yanda insan yapımı bir cami kubbesinin isyanı diğer yanda yine insan yapımı bir barajın inadı ve biz insanlara rağmen doğanın zarafeti ve aynı anda insana direnişi...

Tekne suyu ikiye bölerek ilerledi ve bir uçtan diğer uca biz nasıl geçtiğini anlamadan tamamladı turunu. Biraz ilçenin içinde gezdik. Halfeti Gerdanı dedikleri köprüden geçtik. Meşhur siyah lalesini de görmek istedik ama mevsimi olmasa gerek, hiç yoktu. Siyah lale türü dünyada sadece Halfeti'de bu renkte açıyormuş. Aynı fidanı
başka bir yerde dikmeniz halinde ise bildiğimiz gibi kızarıyor kırmızı gül oluyormuş. Enteresan...

İstemezdik ama, Halfeti'nin sonuna geldik. Güzel olan her şey bitmeye mecbursa yapacak bir şey yok. Bu ilk parçaydı ve kalbimizin bir parçasını burada bırakarak devam ettik tura.

İkinci durak GAZİANTEP (GAZIAYINTAP)
Antep düzensiz merkezi ile bizi kendinden birazcık soğuttu. Sanayi şehri olduğunu bildiğimizden mi bilmem pek ısınamadık. Yöresel yemeklerini yiyelim diye girdiğimiz Çağdaş Lokantası soğumayı güçlendirdi. Ama yeni yapılan Zeugma Müzesi hala aklımda. Gözlerimizin aşina ol
duğu, Yer Tanrıçası ve tanrıların anası Gaia veya Büyük İskender olduğuna dair farklı görüşlerin dile getirildiği "Çingene Kızı" Mozaiğini gördük. Bu mozaik tek başına kapkaranlık bir odada duruyor. Girer girmez sadece gözleriyle karşılaşıyorsunuz. Etkilenmediğimizi söylersek yalan olur ama bunun dışında da bakmaktan kendinizi alamayacağınız mozaikler var. Mesela Fırat'a ismini veren Euphrates Mozaiği beni benden aldı.
Efsanaye göre Euphrates adında bir köylü savaşa katılır. Gittiği savaştan uzun bir aradan sonra köye geri döner ve karısının yanına gider. Karısının yanına gittiğinde onu yatağında bir erkekle gören Euphrates çılgına döner ve ikisini de öldürür. Yanlarına gelen köylülerden öldürdüğü oğlanın oğlu olduğunu öğrenir ve o pişmanlıkla kendini Medos Irmağı'na atarak intihar eder. O günden sonra Medos Irmağının adı "Euphrates'in atladığı nehir" anlamında Euphrates Nehri olur. Sonra Ferat sonra Fırat olarak günümüze kadar gelir. Mozaikte de Euphrates'i görürüz pişman bir halde sağ kolunun altındaki testiden de Fırat'ın suyunun aktığı söylenir.
Ahh be Euphrates öfkeyle kalkanın nasıl oturduğunu söylemediler mi sana.. Yazık oldu...

Üçüncü durak, KAHRAMANMARAŞ

Maraş için söyleyebileceğim bir şey varsa o da ilerde burada yaşayabileceğimdir. Alçak binalar, yeşil manzaralar, geniş ve ferah caddeler, e bi de sütlü mü sütlü dondurmalar... Burada yaklaşık iki saat kaldığımız için tadı damağımızda kaldı. Ama meşhur Yaşar Pastanesi'nde dondurmamızı yedik. Eminim ara sokaklardaki mahalle dondurmacıları da bir o kadar iyidir. Sonra azcık çarşısında kaybolduk derken..





Üçüncü Durak ŞANLIURFA
Urfa, Peygamberler Şehri... Hz. İbrahim'in doğduğu mağaranın, Hz. Eyyüp Peygamber'in makamının bulunduğu cilalı taş devrinden beri yerleşimin olduğu hisli şehir. Evet, hiç beklemeyeceğimiz bir şekilde Urfa kendini bize sevdirdi. Önce merkezindeki meşhur Balıklı Göle gittik.

BALIKLI GÖL
Hz. İbrahim'in ateşe atıldığı yer olarak bilinen bu gölün de elbette bir efsanesi var. Nemrut etrafına korku ve şiddet saçmaktadır. Bir gün gördüğü bir rüyayı yorumlatır ve o sene içinde doğan çocukların kendisini öldürteceğini öğrenir. Bu korkuyla o sene doğan ve doğacak bütün çocukların öldürülmesini emreder. İbrahim Peygamberin annesi Sara Hatun bir mağaraya kaçar ve orada dünyaya getirir oğlu İbrahimi. İbrahimi mağarada bulanlar onu Nemrut'un huzuruna çıkarırlar. Hiç çocuğu olmayan Nemrut İbrahimi sever ve himayesine alır. Fakat İbrahim büyüdükçe, putlara tapan Nemrut'un önüne geçmek bir yaratıcının olduğunu herkese duyurmak ister. Fakat ona bir tek Nemrut'un manevi kızı Zeliha inanır. Efsane bu ya ikisi arasında bir aşk da doğar. Bir tören günü sonunda Hz. İbrahim putları parçalamaya başlar. Ve baltasının ucunda bir putla yakalanır. Nemrut emri verir "İbrahimi ateşe atıp yakın." Halilülrahman Gölünün olduğu yere odunlar yığılır. İbrahim bir halatla yanan odunların arasına fırlatılır. Odunların arasına düşer düşmez alan göle, odunlar da balığa dönüşür. Hemen yanında küçük bir göl daha vardır. Zeliha'nın gözyaşlarından oluşan bu göl de Aynı -Zelihaa olarak anılmaya başlar.

Efsaneleri okumak, dinlemek çok keyifli. Aslında hepsinin kapısı masallara açılıyor. Belki de bu yüzden dinlemesi hoş. Ama efsaneleri doğdukları yerlerde dinlemek çok daha başka. Sadece efsane dinlemek için bile gezebilmeli insan.

Yalnız bize orada rehberlik yapan Urfalı Nurullah efsaneyi yerle bir eden bazı şeyler anlattıysa da şimdi masalı bozmayayım. Bir gün siz de gidin ve gerçekleri Nurullah'tan dinleyin :)

HARRAN
Hazır olun, burası bilimin anavatanı. Harran'ın dünyanın ilk bilim merkezlerinden olduğu bilinmektedir.
Ayrıca dünyanın ilk üniversitesi buradaymış. Harran'da da aklımız kalmadı dersek yalan olur. Belki de bunda kentin adının Sümercede ve Akatçada seyahat anlamına gelen "haran-u"dan gelmesi vardır, bilemiyorum...

Koni şeklinde 3000 yıllık Mezopotamya evleri, tuzlanma problemiyle karşı karşıya olsa da insana dirense de Harran Ovası dünya gözüyle görülecek yerlerden. Ova GAP ile kendine getirilmeye çalışılsa da, ne yazık ki bilinçsiz sulama yüzünden yok olma tehlikesiyle karşı karşıya.

Urfa dediysek sıra gecesi yapmadık demeyeceğiz herhalde :) Gerçekten menemen bardağı gibi yan yana sıralanıyorsun, çok komik :) Sazlar konuşuyor sonra, sen de başlıyorsun sanki kırk yıllık gazelhan gibi. İyi ki katılmışız dedik. Bir de şunu anladım, bazı aktiviteleri ünlendikleri yerde yapmak gerekiyormuş.

Sıra geceleri daha eskiden ariflerin söze, çırakların dize, şiirlerin saza geldiği gecelermiş. Bu geceler terbiye veren ve öğreten bir yer olduğu için, bir gazelin tek hecesini yanlış okuyan bir sanatçı utancından bir daha uzun süre bu gecelere katılmazmış. Düşünün ki nasıl bir aşk...

Bir de derler ki Urfa'ya gelen ağlar giden ağlarmış. Biz ağlamadık ama tekrar gitmek için listeye yazdık bu şehri.

Dördüncü durak ADIYAMAN
Kommagane krallığının yazlık başkenti Arsemia! Büyük İskender'in İmparatorluğu'nun yıkılmasından sonra kurulan bu krallık m.ö. 69'dan m.s. 72 yılına kadar varlığını sürdürmüş. Etsiz çiğ köfteye de adını veren bu krallık hala capcanlı duruyor. (Çiğ köfteyle ne ilgisi var bilmiyorum :)
Adıyaman merkezi ile değil ama (çünkü merkezinde çok zaman geçirmedik) tarihi ve görkemli Tanrılar dağı Nemruduyla yıktı geçti bizi. Öncelikle Nemrut'a çıkmak için oldukça kıvrımlı ve engebeli bir yoldan çıkacağınızı bilmeniz gerekiyor. Zira mideniz birazcık hassassa işiniz zor. Eee biz azimli gezginler olarak elbette göze aldık. Yaklaşık 1,5 saatlik bir yoldan sonra Nemrut'un eteklerine ulaştık. Tam bitti derken tırmanmamız için önümüzde yaklaşık 15-20 dakikalık merdivenli bir yol olduğunu öğrendik. Yiğitliğe leke sürdürmedik ve başladık tek tek çıkmaya. Önce Karakuş Tümüllüsü karşıladı bizi. Kommagane'lilerin kraliçelerine ait anıt mezarlardan olan bu tümüllüs adını tepesindeki kuştan almaktaymış.
Sonra dağın 2150 metrelik zirvesinde bulunan beş tanrıyı temsil eden 7 metrelik devasa heykellerle karşılaştık. Değişik bir duygu dokununca binlerce yıl öncesine gidecekmişsin gibi..

Kazılarda çıkan yazıtlarda heykellerin hangi tanrılara ait oldukları yazmaktaymış. Soldan sağa, I.Antiochos (kommaganenin kurucusu), Kommagane tanrıçası Fortuna Thyce, Zeus, Apollo ve Heracles (Ares - Herkül)
Daha ne denir bilmiyorum ama gidip muhakkak göz göze gelmelisiniz hepsiyle.

Buradaki kalıntıların, heykellerin ortaya çıkmasında emeği olan Charles Sester'i unutmamalı. Yol yapım çalışmalarında mühendis olan Sester buraya yapılacak bir yol için görevlendirildiğinde bölgeyi araştırmaya koyulmuş ve üstün bir çabayla kazılara ve araştırmalara başlamış (1881). Öyle bir çaba ki dağın zirvesinde yaşamaya başlamış. Zaten bu bölgenin Kommagane krallığına ait olduğunu kanıtlayan da kendisi olmuştur. Adam aşkla bağlanmış Nemrut'a, vasiyet etmiş öldüğümde küllerimi buraya atın diye... Hikayeyi dağdan inerken duyacağınız için Sester tarafından uğurlandığınızı hissedebilirsiniz. Sakın korkmayın arkanıza dönüp göz kırpın ona...

Bu yoğun tarihsel bilgilerden sonra efsanelere gelelim. Derlermiş ki bir insan ömründe bir kere bu dağın zirvesinde güneşi batırmalı. Biz de tam şanslı olduğumuzu düşünüyorduk ki, yağmur yağmaya başladı. Güneşi batıramadık ama olsun ıslanarak indik usul usul. Belki de bu yağmur bizi çok seven beş tanrının tekrar gelmemiz için çağrısıdır kim bilir...

Anlata anlata bitiremeyeceğim sanırım çünkü burası gerçekten anlatınca çoğalan bir yer...

Beşinci durak sonunda MARDİN-MİDYAT

Eğer bir gün bir masala kahraman olarak girersem Mardin ve Midyat'ın tepesinde uzunca bir süre süzülmek istiyorum. Çok değil gün batana kadar...
Ucu bucağı olmayan tarlaların ve kıvrımlı yolların arasından geçtikten sonra, gösterdi kendini Mardin. İğne oyası gibi işlenmiş olmalıydı evler yoksa nasıl böyle görünebilirdi bu kadar uzaktan hepsi dantel gibi. Yukarıdan aşağıya doğru sıralanan evler bir amfiyi andırıyordu. Hiç bir evin diğerinin önünü kapatmaması alışık olduğumuz bir durum olmadığından ayrıca etkileniyor insan. Dicle ve Fırat'ın serin sularıyla sulanan Mezopotamya bölgesinde kayalık bir dağın eteklerine kurulmuş,  birçok kültüre ve inanışa ev sahipliği yapmış sihirli bir şehir Mardin. Eski şehir dedikleri bölgesinde zaman geçirdik önce. Müzelerini gezdik. Dar ve trafikli sokaklarında dolaştık. Sonra Aybalam'ın yine yıllardır hayalini kurduğu şahmeranı aramaya koyulduk. Ben pek sevmiyordum bu takı tuka işlerini o yüzden o bakarken ben biraz sokaklarını izledim. Bu sırada o da yıllardır aradığını bulmuştu, o narin şahmeranı..

Dünyanın ayakta duran en eski Süryani Ortodoks manastırı Mor Gabriel Manastırı uğruna düşüyoruz yollara. Çeşitli inanışları, dinleri içinde barındıran yapıları gezmekten oldum olası keyif almışımdır. Seninle aynı nefesi alıp veren binlerce insan var ve hepsi farklı şeylere inanıyor ve saygı duyuyor. İnandıklarını farklı mekanlarda farklı ritüellerle yüreğe getiriyorlar. Sonra hep birlikte insan olmanın ortaklığında buluşuyoruz. Ah bir de farklılıkların güzelliğini farkedebilsek...

Mor Gabriel (Deyrulumur) Manastırı 397 yılında Süryanilerin ana vatanı olarak bilinen Turabdin bölgesinde Mor Şmuel ve Mor Şemun tarafından kurulmuş. Dünya'nın en eski manastırlarından olan Mor Gabriel'in 1600 yıllık tarihiyle hala ayaktayım dediğini görüyorsunuz. Hristiyanlık için ikinci Kudüs olarak da adlandırılan manastır günümüzde halen aktif. Öğrencileri ve çalışanları var. Mimariden anlamayanların bile manastırdan çıkana kadar bakmaktan kendini alamayacağı güzellikte motifler var. Biz de kendimizi alamadık birazımızı orada bıraktık ve indik ağaçların gölge yaptığı yoldan. Ben gittiğim yerlerden taş, dal, kozalak, yaprak toplamayı çok severim. Bilenler bilir sonra onları bir araya getirip kolyeler yaparım. Manastırın bahçesinden kozalaklar topladım küçük küçük, bir tanesi kolye oldu gerdanımda duruyor. Baktıkça hatırlamak ne güzel...

İnsandık ve yorulmuştuk. O gece güzelce dinlendik. Midyat'a geçtik sabahın erken saatlerinde. Midyat'ın merkezinde dolaştık. 15 dk'da bitiyor ama o taş yapıların arasında dolaşıp şimdilerde Devlet konuk Evi olan konağın terasından seyreyleyince Midyat'ı, donsun istiyorsun zaman. Keşke daha uzun kalabilseydik ve orada bir eve tanrı misafiri olabilseydik. Neyse nankörlük etmeyeyim, Urfa için tekrar geleceğiz demiştik ya hemen altına yazdık Mardin'i.

Altıncı Durak BATMAN-HASANKEYF

"Oksijeni olmaktasın yine de
 Yüzü sana dönük
 Saksıdaki son çiçeğin
 Ve de bizlerin"

Hasankeyf oksijen, Hasankeyf saksıdaki son çiçek, Hasankeyf leylek, Hasankeyf tarihin cilalı rafı... Çok utanıyorum onu orada öylece bırakıp geldiğimiz için. Hiç bir şey yapamadığımız için ve sular altında kalacağını bile bile bağıramadığımız için! Kundakta bir bebeği öylece bırakmışız gibi döndük, belki son görenleri olabilirsiniz dedi rehber. Fotoğraf çektik, birbirimize sarıldık bir de öyle girdik küçücük bir karenin içine.


Hasankeyf Batman'a bağlı Dicle Nehrinin ayırdığı bir harikalar diyarı. Burayı Artuklular'dan (1232) alan Eyyubiler bölgeye hakim olacakları sırada Moğol istilasına uğrarlar, bölge yoğun bir tahribat yaşar. Bir çok yerleşim yeri gibi burası da alt üst olur. İstiladan sonra 14. yy da şehri yeniden inşa eden Eyyubiler bir çok esere imza atarlar.

Fotoğrafta gördüğünüz Hasankeyf Köprüsü ve sol yanda El-Rızk Cami'nin çift merdivenli minaresi. Köprünün üzerinde herhangi bir kitabe olmadığından yapılış tarihi bilinmiyor. Ama köprünün Artuklular'dan kaldığını ileri süren kaynaklar mevcut. Hasankeyf'in Müslümanların eline geçmesini anlatan bir kaynakta burada açılıp kapanan bir köprüden bahsedilirmiş. Bu sebeple köprünün antik dönemlere ya da Artuklulara ait olduğu düşünülmekte.

Ne kadar kalırsan kal, ne kadar bakarsan bak doyamayacaksınız buraya. Evlat gibi...

Yedinci durak DİYARBAKIR (DİYARBEKİR)
Şehrin çok içine girmeden On Gözlü Köprüyü gördük. Surlarını takip eden yolda ilerledik. Bu arada Mardin Kapı Şen olurdaki kapı Diyarbakır'daki sur kapılarından birinin ismiymiş. Ben de Mardin'de Mardin Kapı Şen olur diye kapıların önünde fotoğraf çektiriyordum :) Olsun ama bilmemek ayıp değil :)

Sekizinci durak KAYSERİ
Erciyes Dağı daha biz Kayseri'ye girmeden şehri de arkasına alarak buyur etti bizi. Bu arada gezdiğimiz bütün şehirler bizimle konuşuyor gibi anlatıyorum ama ne yapayım konuşuyorlar ya da biz dinlemeyi seviyoruz :)

Kayseri bir üniversite şehri de olduğundan olacak oldukça dinamik bir şehir. Ama yine de burada yaşamak istemem. Biraz sokaklarında dolaştık. Mantısı meşhurmuş, yedik (hiç bir numarası yok). Sonra şehrin göbeğindeki Döner Kümbeti görmek için yakınına gittik. 1276 yılında Anadolu Selçuklu sultanı I. Alaeddin Keykubad kızı Şah Cihan Hatun için yaptırmış.

Ne babalar varmış diyeceğim ama yedi cihan bir araya gelse babamı kimselere vermem varsın adıma kümbet olmasın.

Ve son durak KAPADOKYA
Sanki bir heykeltraş gelmiş ve bütün bu yöreyi eliyle şekillendirip gitmiş. Mardin'de bir masal kahramanı olup süzülmek istemiştim Kapadokya'da ise masal olmak istedim. Masalın ta kendisi. Zaten eski ismi de Pers dilinde "Güzel Atlar Ülkesi" masal ismi gibi değil mi?

Kapadokya; Erciyes, Hasandağı ve Güllüdağ'ın püskürttüğü lav ve küllerin oluşturduğu yumuşak tabakaların milyonlarca yıl boyunca yağmur ve rüzgar tarafından aşındırılmasıyla ortaya çıkmış.

Kapadokya'ya akşam vardığımız için turu ertesi gün yapacaktık. Akşam Türk gecesi varmış danslı manslı oraya gitmek için hazırlandık. Birbirinden farklı yöresel oyunlar ve danslarla tam bir görsel şölen yaşadık. Sonra hadi biraz kurtlarınızı dökün dediler bize, ee tabii kurt dökmeyi seven biri olarak atıldım. Gecenin sonunda kendimi pistte Türk Japon ilişkilerimizi kuvvetlendirmek adına bir Japon ablayla dans ederken buldum :)

Ertesi gün olacak Kapadokya turundan önce sabah erkenden isteyenlerin balon turuna katılabileceğini söylediler. Gezinin başından beri bildiğim bir şeydi fakat pahalı olduğundan aklımdan çıkarmaya çalışmıştım. Amma velakin bu kız durur mu ! Aybalam ayağım yerden kesilmesin diyenlerden olduğu için yerde buluşmak üzere ayrıldım odadan. Paraları denkleştirip kendimi balonda buldum sabah 6'da. Ve sonra dedim ki aferin kız Müge :)
Ölmeden önce yapılacak 12326459 şeyden biri. Kuş olamadım ama kuş kadar yükseldim... Bir kez daha kafamı eğerek selam verdim doğaya, onun taşına toprağına..

Uçmanın getirdiği açlıkla sıkı bir kahvaltı yaptık ve Kapadokya Açık Hava Müzesi için yola koyulduk. Peri bacaları, kaya içine oyulmuş manastırlar, kiliseler, şapeller, mutfaklar.. Hobbitlerin köyü gibi :) Nasıl anlatılır bilmiyorum ama sanki dün yapılmış gibi capcanlı duran o freskleri gidip görmelisiniz, yürümelisiniz 1000 yıl önce birilerinin manastırdan mutfağa yürüdüğü o yolları.

Tek kelimeyle mükemmel bir yer. Urfa ve Mardin'den sonra listeme büyük harflerle yazdım burayı. Tekrar gelip sadece burada kaybolmak istiyorum.

Dönüşü otobüsle yapacaktık ve yol üzerinde Tuz Gölüne de uğradık. Sanki bulutlara basıyormuş gibi oluyorsun. Bir gün giderseniz yalın ayak basın suyuna ..

Hiç sormuyorsunuz yolculuktaki amcalarla teyzelerle geçinebildiniz mi diye :) Yol boyunca bir sürü emekli arkadaşımız oldu diyebilirim. Öğretmen, ebe, mimar, gezgin... Mehmet amca, Emine Teyze ve diğerleri çoğu kez bizden daha enerjiktiler. Birlikte yemek yedik, sohbet ettik. Mehmet amcanın her şeyi merakla izleyişine, gayretine ve hanımına duyduğu aşka aşık olduk. Hayat sürprizlerle doluydu ve biz sürpriz dolu bir kutunun içine düşmüştük.

Sonra ne mi oldu tabii ki İstanbul'a döndük! Taşında toprağında altın var diye yıllardır kandırıldığımız İstanbul'a! Neyse ki gönlümüz genişlemişti, ülkemizin gitmediğimiz yerlerinde görmediğimiz insanlar kazınmıştı hafızamıza...

İki üç gün uyum sorunu yaşadık tabii. Ama başka seyahatler vardı daha yapılacak, görülecek yerler, kurulacak hayaller vardı, bunları düşününce rahatladık..

ÖNERİLER

1)GAP turunun yapılabileceği en güzel tarihler Nisan ayının ilk iki haftası ve Eylül'ün son iki haftası. Aralarda giderseniz seyahatinizden verim alamayabilirsiniz. Biz 23 Nisan haftası gittik ve ultra verim aldık :)

2)Fazla et yemeyin! Zira vücut buna isyan ediyor ve en az bir geceniz heba oluyor. Tecrübeyle sabit..

3)Seyahatinizi yapacağınız yoldaşınızı iyi seçin. Ben Aybalam'ı kimselere vermem :)

4)Gittiğiniz yerlerde notlar tutun. Sonra okuması çok keyifli. Tarihsel bilgilerden bahsetmiyorum. Sizi etkileyen yerlerde duygularınızı hemen yazın.

5)Çok sıcaklıyor insan, yanınıza fazla t-shirt alın.

6)Paranızın olmasını sakın beklemeyin. Zira hem hiç bir zaman paranız olmayacak hem de kıt kanaat yapılan gezmeleri tadından yiyemeyeceksiniz :)

7)Gittiğiniz yerlerden sevdiklerinizi arayın.

8)Dokunabiliyorsanız gittiğiniz yerlerin toprağına dokunun.

9)Fotoğraf yanında videolar çekin. Daha kalıcı oluyor.

10)Okuyamayacağınızı bilseniz de yanınıza en sevdiğiniz kitabınızı alın.

11)Hiç paranız olmayabilir ve gerçekten hiçbir yere gidemeyebilirsiniz. Ama bir kere olsun evinize hiç kullanmadığınız bir yoldan, geçmediğiniz bir sokaktan geçip gidin.

Çünkü seyahatin küçüğü büyüğü olmaz :)


Son olarak bu yazıyı da buraya kadar sabırla okuduysanız tebrik ederim. Çok sabırlıymışsınız.. Ben olsam sıkılıp yarıda bırakırdım :)


Hep aşkla, sevgiyle ve heyecanla kalın,
M.

Not: İki mozaik fotoğrafı dışında, fotoğraflar tarafımdan çekilmiştir.